jump to navigation

Mart 16, 2007

Posted by yfyi in Anasayfa.
add a comment

Nasıl Başarıcaz Racky den öğrenelim…

Reklamlar

Mart 16, 2007

Posted by yfyi in Anasayfa.
add a comment

Yarışma Sonunda Olacakların Bir Benzeri Burda

Bizimki Daha Güzel Olucak…

Steve Jobs , Kader ,Tutku ve Başarı Üzerine Mükemmel Bir Yazı Mart 13, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin.
add a comment

“Farklı düşünme, yaratıcı düşünce, yaratıcı tasarım.”

İşte Apple Macintoch ve iPod’un yaratıcısı Steven Paul Jobs‘un başarısındaki anahtar kavramlar.“Liderle takipciyi birbirinden ayıran en önemli özellik yenilikçiliktir (innovation)” diyor Jobs.

Yakalandığı kanserden dolayı ölümle burun buruna gelince “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” deyişini yaşamının da parolası yapmış.

Steve Jobs “Aç kal, budala kal” diyor gençlere.

“Stay Hungry. Stay Foolish.” Başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış biri olarak gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin ancak asla maceracı ruhundan taviz verme önerisinde bulunuyor.”Yüreğinin ve sezgilerinin sesini dinle; onlar seni yanıltmaz. Neyi sevdiğini bul.” Aşık olacağın, büyük bir tutkuyla inanacağın işin sana zaten istediğin başarıları getirecek.

Evlenmemiş annesi 1955 yılında Steve’i doğurup evlatlık vermiş. Onu evlatlık alan anne üniversiteyi, baba ise liseyi dahi bitirmemiş. 17 yaşında üniversiteye başlıyor ancak ailesinin karşıladığı okul parasına değmeyeceğini düşünüp 6 ay sonra bırakıyor okumayı. Yani o da ailesi gibi üniversite mezunu değil. Hayatındaki birçok başarısını ise işte bu kararına bağlıyor.

Kısa bir süre Atari’de çalıştıktan sonra 20 yaşındayken arkadaşı Steve Wozniak ile ailesinin garajında Apple‘ı kuruyorlar. İlk sermayesi de eski VW minibüs ve hesap makinasını satarak kazandığı paradan oluşuyor.

Apple I, Apple II, Apple III denemelerinden sonra 30 yaşına bastığında Macintosh da çıkıyor görücüye. Apple’ın başkanlık koltuğu için “Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?” diyerek Pepsi Cola’dan (CEO) ayarttığı John Scully ile daha sonradan anlaşamıyor, herkesin önünde kavga ediyor ve kendi kurduğu şirketinden kovuluyor. Yıl 1985.

Steve Jobs ise “İyi ki kovmuşlar” diyor. NeXT Computers ve daha sonra da Pixar Animation Studios‘u kuruyor. Daha sonra Apple’da işlerin kötü gitmesi üzerine 1996′da danışmanlık yapmaya başlıyor. 1997′de ise ne yapıp edip Apple’ın NeXT’i satın almasını sağlıyor ve yeniden başkan oluyor kurduğu şirketine. Yıllık 1 dolarlık maaşıyla Guiness Dünya Rekorları’nda en düşük maaşlı CEO ünvanına sahip. Apple’daki hisselerinden aldığı yıllık 30 milyon dolar ve Pixar’ın bugünlerde Disney’e satışından aldığı 7.4 milyar dolar ile de geçimini sağlıyor!

Kişisel bilgisayar sektörünün kurallarını yeniden yazan iMac ve bugün dünyanın en ünlü markalarından biri iPod. Devamında iTunes, iCon, “i” ile başlayan herşey!

Mükemmellik, yenilik, yaratıcık ve kolay kullanıma yönelik tasarıma olan tutkusunun yanında astığı astık, kırıcı ve çok direkt olan iletişim ve yönetim tarzından dolayı ya çok sevilen, ya da nefret edilen bir dahi Steve Jobs.

Çok etkiliyeci bir konuşması var Stanford mezunlarına. Daha önce okuma şansınız olduysa önemli değil, bir kez daha okuyun. [Türkçe tercümesi için tıklayın].

Ben aklıma geldikçe okuyorum, her okuduğumda yeniden heyecanlanıyorum.

Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni. 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici. 

 

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!

Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.

İlki noktaları birleştirmekle ilgili.

İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?

Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.

Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.

Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.

Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.

Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.

Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz – cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.

İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.

Ardından kovuldum.

Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.

Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.

O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.

Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.

Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.

Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.

Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.

Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.

Üçüncü hikayem ölüm hakkında.

On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:

“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları – tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.

Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.

Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.

Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.

Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.

Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:

Aç Kalın, Budala Kalın.

Hepinize çok teşekkür ederim.”

Kafile Şubat 27, 2007

Posted by yfyi in Hayat.
add a comment

Bir ömür böyle geçmez ah ile
Ağlasanda gülsende nafile
Sen dursanda yürür bu kafile.
Beni yanlış anlama, şikayetim yok ama
Ben aşkı böyle bildim gel merhem ol yarama…
kutlu özmakinacı

Avrupa Birliği’nin Çerçeve Programları Şubat 19, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin, İş Business.
add a comment

1984 yılından beri gündemde olan Çerçeve Programları Avrupa Birliği’nin araştırma ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinin desteklenmesi ve yönlendirilmesi  için kullandığı en kapsamlı araçtır.

Çerçeve Programları AB’nin, araştırma ve teknoloji geliştirme kapasitesini güçlendirmek, bu yolla ekonomik ve sosyal gelişme sağlamak üzere amaçları ve bütçesiyle diğer bir çok Topluluk programı gibi belli bir dönem için tasarlanmış çok yıllı programlardır. Türkiye’nin Çerçeve Programları’na ilk katılımı 2002-2006 yıllarını kapsayan Altıncı Çerçeve Programı ile gerçekleşmiştir.

2007-2013 dönemine yönelik planlanan 7. Çerçeve Programı büyüme için bilgiye dayalı Avrupa araştırma alanı inşası öngörmektedir. Programın genel yapısı, 32,3 milyar€ bütçeli İşbirliği Özel Programı, 7,4 milyar€ bütçeli Fikirler Özel Programı, 4,7 milyar€ bütçeli Kişiyi Destekleme Programı ve 4,2 milyar€ bütçeli Kapasiteler Özel Programı olmak üzere toplam 50,5 milyar €dur.  

Avrupa Birliği Çerçeve Programları ile ilgili detaylı bilgi için tıklayınız.

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı Françesko’ya gönderdiği mektup Şubat 18, 2007

Posted by yfyi in Yorum.
add a comment

Boşa yaşamak! Şubat 18, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin.
add a comment
 

Hedefsiz olmak, heyecansız olmak, dertsiz olmak bir çeşididir boşa yaşamanın. Derdi bildiği, hedefi belirlediği ve zaman zaman heyecan da duyulduğu halde boşa zamanı harcamak ise fark edilemeyen bir yönüdür boşa yaşamanın…İnsan bilir dünya ve içindekilerin boşluğunu. İnsan bilir gençliğin gideceğini, hayatın biteceğini. Ve insan bilebilir kendisine izin verilen sınırların dışında işler yapmanın ne kötü bir şey olduğunu. Bilmek, sadece ilim olarak bilmek, eskilerin ifadesi ile ‘ilmel yakin’ bilmek nasıl bir tesir bırakır bir insan üzerinde, bilinmez. Bir imtihan olmamışsa, bir teste tabi tutulmamışsa aklı, duyguları, varlığı; anlayamazsınız ne ölçüde sağlam durabileceğini. İlmel yakin mertebesinden ‘aynel yakin’e geçildiğinde ise tesir artar. Yani bilmeyi görerek, hissederek, anlayarak bilmeye çevirmek. Ve gün gelir tesir, azami dereceye ulaşır. Çünkü artık bilinen tam olarak yaşanmakta, bir anlamda hakkel yakin bilmeye ulaşılmış olmaktadır.

Bilmek ve anlamak birbirine ne kadar yakın ve o ölçüde ne kadar uzak. Bir yakınınızı kaybettiğinizde anlarsınız bunu. Kaybedilen çok yakın bir akrabadır, candan bir dosttur, ülkü ve idealde birlikte olunmuş bir dava arkadaşıdır, herşeyden önemlisi kardeştir, abidir, abladır. Hiç beklemediğiniz bir vakitte, hiç beklemediğiniz bir yerde, hiç beklemediğiniz o kişi bir anda uçar, gider. Ve siz haklarındaki hüküm belli olup gideceği beklenenler varmış gibi düşündüğünüzü anlar, bu yakınınızın başına gelenin her an kendiniz için de vaki olabileceğinin farkına varırsınız. Ve dersiniz “dünya boş”!

Hayatınızı öğrendiğiniz ve inandığınız değerlerin belirlediği sınırlar içerisinde götürüyorsunuzdur. Çevreniz sizi öyle bilmekte, dostlarınız ne kadar doğru, ne kadar dürüst ve hatta ne kadar mübarek olduğunuzdan bahsetmektedir. Bu güzellikler içerisinde hayat sürerken ayağı çalıya çırpıya takılanlara üzülmekte, belki de kızmaktasınızdır. Ama hep düz koşu yaptığınızdan, kendinizi engelli koşuya hazırlamadığınızdan, ilk önemli tümseği aşamadığınızda anlarsınız günahın, sınırdan çıkmanın ne demek olduğunu. Ve kendinizi sıyırıp da nefes aldığınızda, alabildiğinizde bir kez daha hissedersiniz “dünya hem boş, hem aldatıcı…”

Çok sevmişsinizdir birini. Anladığınızı düşünmüşsünüzdür Mecnun’un Leyla derdini. Ama Leyla’nın Mecnun’u gibi olamamışsınızdır kendi Leyla’nızın nazarında. Belki de olmayacak, olamayacak bir yanlışa kilitlenmişsinizdir. Güneşin üzerinize doğup battığı her gün Leyla’nız size, sizin olmadığını gösterir, ama görmezden gelmeye devam edersiniz. Ve bir gün tamamen gittiğini görürsünüz onun. O zaman hem ağlar hem haykırırsınız bir kez daha; “her şey boş”!

Kardeşim demiş el atmışsınızdır, talebem deyip sahip çıkmışsınızdır. Görmüşsündür nelere takılabileceğini, anlamışsınızdır etrafında dolaşan tehlikeleri. O, görememiştir diye üzülünce ve bazen usulsüzce ikaz etmiş, yol göstermişsinizdir. İlk anda şaşırmış, ama anlamıştır sizi. Durmuştur ‘dur!’ dediğiniz noktada. Ama kol gezmektedir tehlike daha farklı yüzleriyle, yeni kıyafeti ile. İşte o anda anlarsınız, anladığını zannettiğinizin bu yeni durumu fark edemediğini, fark edeceği noktada farklı yüze nasıl aldanıp meylettiğini. Ve bir gün “yeter bu kadar karışmayın”ı işitirsiniz. Gidene mi, kendinize mi, hepsine mi ağlayacağınızı bilemezsiniz.

Yaşadıkça bu hayatı, tecrübe ettikçe dünyayı anlarsınız daha birçok şeyi bilmenin de ötesinde. Varsa sende, senin aklında, kalbinde bu sayılanlardan bir parçası bile ey okuyucu; git yapmaman gereken şeyleri gerçekten yapmamak için söz ver, sağlam durabilmen için enerji kaynaklarına bir kez daha sarıl. İster gece kalk yalnız başına, ister yatma dertli başınla, ıslansın gözlerin, titresin yüreğin. Ve hiç durmadan koştur hedefine. Koştur ki koşana sahip çıkacak olan, bekliyor bizi her an! gezginabi@zaman.com.tr

Dahi Fabrikası Şubat 16, 2007

Posted by yfyi in Kişisel Gelişim.
add a comment
 

 

 
Motivasyon
Optimum Özgüven
Kelimelerin Gücü
Beyni Etkin Kullanma
Mutlak Başarı
Özgeçmiş Yakma Çalışması
Hedef Belirleme ve Özgelecek Oluşturma
Referans Hastalığı
Çaresizlik Mucizesi
    Kashna Usulü İletişim
Kompleksler
Programlı Yaşama
Etkili ve Doğru Karar Verme
Az ve Etkili Uyuma
Zaman Yönetimi ve Zaman Makinesi
Kusursuzluk Sanatı
İkna Metotları
Muhalefet Mucizesi

 
 

Aslında motivasyon, konsantrasyon demektir. Sen hiç kediyi avını yakalamak üzereyken izledin mi? Hedefine nasıl kilitlendiğini gördün mü hiç? Bir tek an bile gözünü kırpmaz kedi. Farenin kaçabileceği tüm yolları hesaplar. Kediler, soylarının devamlılığını bu akıl almaz konsantrasyon kabiliyetlerine borçludurlar.

Gerçekten de motivasyon her şeydir. İyi motive olmuş bir lider devrimler yapar, iyi motive olmuş bir astronot aya ilk çıkar, iyi motive olmuş bir futbolcu için gol atmak leblebi yemekten daha kolaydır, iyi motive olmuş bir yönetici için dünya devi olmak, bir bardak su içmek kadar kolaydır.

Eğitimin bu bölümünde “kedi konsantrasyonu” dediğimiz eğitim çalışması gerçekleştirilecektir.

 

İnsan düşünür: Peki adam aşırı motive olup da başaramazsa, hayal kırıklığına uğramaz mı?

Kashna cevap verir: Hayal kırıklığı aptallara mahsustur. Akıllı adam ne yaptığını bilir… İlkokulda pamuklu bardağa fasulye ekerdik ve her defasında fasulye biterdi bardakta. Acaba kaç kişi “Aaa neden karpuz çıkmadı da fasulye çıktı bardaktan!” diye hayal kırıklığına uğramıştır? Akıllı adam ne ektiğini bilir bardağına ve Kashna’ya bulaşan adam da mecburen akıllıdır.

 
 
 
 

Aslan, öyle astım kestim şeklinde yürümeseydi, koca ormanı ona kaptırırlar mıydı hiç?

Eğitimin bu bölümünde katılımcının bilinçaltına “Ben mükemmelim” mesajı kazınarak, özgüven optimize edilecektir.

 

İnsan düşünür: Yani tilki aslan gibi yürüseydi, orman tilkinin mi olacaktı? Aslanın yaratılışında var bu!

Kashna cevap verir: İnsanın da yaratılışında var cesaret! Korkuyu ve biçareliği sonradan öğrettiler ona. Hadi özüne dön! Sen inanılmazsın!..

İnsan başka bişey daha düşünür:
Peki aşırı özgüven insanı ukala yapmaz mı?

Kashna başka bi cevap daha verir: “Güneş ben sıcağım derse asla ukala olmaz!” İnsan zaten mükemmeldir. En fazla “ben mükemmelim” der, ee zaten o da doğrudur.

 
 
 
 

Kelimelerin insan hayatı üzerindeki akıl almaz etkisini bilen insanlar, bireysel anlamda dünya devi olmayı başardılar. Bunlara verilebilecek en olağanüstü örnek, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk, kelimelerin gücünü en üst boyutta kullanabilmiştir. “Ya istiklal, ya ölüm!”, “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!”…

Eğitimin bu bölümünde katılımcıya kelimeleri nasıl en üst boyutta kullanabileceği aktarılacaktır.

 

İnsan düşünür: Koca Kurtuluş Destanı’nı iki kelimeyle mi yazdık?

Kashna cevap verir: Şüphesiz ki destanlar sadece kelimelerle yazılmadı; ama bu kelimelerin de çok ciddi payı vardı Atatürk Efsanesi’nde.

 
 
 
 

Bütün insanlar dahi olarak doğarlar. Ancak bazıları bunu fark eder ve biz, yüzyıllarca tek farkı “fark etmek” olan insanları konuşur dururuz.

Dahilik, bazılarına doğuştan verilen ekstra bir güç değildir. Eğer öyle olsaydı, Edison ilk denemesinde ampulü bulabilirdi. Alexander Graham Bell yıllarca telefonu icat etmek için uğraşmazdı.

Yani aslında gıpta ile baktığımız düşünürler, fikir adamları, yazarlar, ressamlar, müzik adamları… hepsi de sen ve ben gibi.

Eğitimin bu bölümünde katılımcı beyniyle tanıştırılacak ve katılımcının onu en iyi düzeyde nasıl kullanacağı öğretilecektir. Eğitim esnasında verilecek olan egzersizleri uygulayan ve bu uygulamaları sürdüren katılımcı, hayatının geri kalan kısmını bir dahi olarak yaşamaya devam edecektir.

 

İnsan düşünür: Adam dahiyse ne olacak peki?

Kashna cevap verir: Edison da bir dahiydi; ama Kashna’yı bilmiyordu. Bu yüzden de sadece 1.000 tane şey icat etmiştir. Kashna’yı bilseydi en az 2.000 şey icat ederdi.

 
 
 
 

Başarısızlık kelimesini lügatlerimizden atalı çok uzun yıllar oldu. Biz ekip olarak başarısızlığı reddediyoruz. O da bize hiiiç uğramıyor.

Eğitimin bu bölümünde katılımcı, mutlak başarı kriterleriyle donatılacaktır.

  İnsan düşünür: Başarısızlık nasıl reddedilir?

Kashna cevap verir: Başarı tercih edilerek.

 
 
 
 

Bir çok insan özgeçmişine takılıp kaldığı için bir türlü hızlı hareket edememektedir. Bunun en belirgin tezahürü, “Ah ben bir okusaydım, kriz olmasaydı, param olsaydı, yabancı dilim olsaydı…” gibi ifadelerle başlayan cümlelerdir.

Eğitimin bu bölümünde katılımcının özgeçmişi yakılarak yok edilmektedir. Katılımcı için artık dün diye bir şey yoktur, sadece bugün ve yarın vardır.

 

İnsan düşünür: Özgeçmişi çok iyi olan bir adam niye özgeçmişini yaksın ki?

Kashna cevap verir: Dünle ilgilenmemek için, bugüne ve yarına odaklanmak için.
Geçmişte çok zengin olan fakat sonradan iflas ederek beş parasız kalan bir adam fırına gitti, “Param yok ama ben geçmişte çok zengin bir adamdım. Bir ekmek verebilir misin bana?” dedi. Fırıncı acıdı ve bir ekmek verdi adama. Ertesi gün tekrar gitti: “Param yok ama ben geçmişte çok zengin bir adamdım. Bir ekmek verebilir misin bana?” Fırıncı: “Ben de size geçmişte bir ekmek vermiştim, gidin onu yiyin!” dedi.

 
 
 
 

Yapılan bir araştırmaya göre Türk halkının %97’sinin hedefinin olmadığı tespit edildi. Aynı araştırmaya göre herkesin bir özgeçmişi olmasına rağmen hiç kimsenin bir özgeleceğinin olmadığı anlaşıldı.

Her insanın mutlaka bir özgeleceği ve çok güçlü bir hayali olmalı. Eğer bunu başarabilirsek, herkes işini en iyi yapacaktır. Bir çaycının zengin olmayı hayal etmesini engelleyemeyiz; ama onu dünyanın en iyi çayını demlemesi konusunda ikna edebiliriz.

Eğitimin bu bölümünde katılımcı için bir özgelecek oluşturulacaktır.

  İnsan düşünmez! Çünkü bu muhteşem bir yaklaşımdır.

Kashna cevap vermez! Çünkü her şey ortadadır.

 
 
 
 

21. yüzyılın en büyük hastalığıdır. Bu öyle bir hale gelmiştir ki, insan artık kendi negatif referansıyla kendini mahvedebilmektedir. Geriye dönük yaşamayı ve yapılanların geleceğe ışık tuttuğunu reddediyoruz.

Eğitimin bu bölümünde, katılımcı bu hastalıktan tamamen kurtulmaktadır.

 

İnsan düşünür: Herkes referansa bakar, ben referanslardan vazgeçsem ne olur ki? Dünyanın kuruluşundan beri bu böyle.

Kashna cevap verir: Dünyanın kuruluşunda hiçbir şey böyle değildi. İlk çağda kimse “daha önce hiç ceylan yakalamamış birinin yakaladığı ceylanı yemem” demiyordu. Ya da “beş yıl deneyim“ arayan birileri yoktu ilk çağda.

 
 
 
 

Çaresiz zamanlarda insan beyni normal kapasitesinin yedi katı bir güce ulaşır. Çaresiz zamanlarımızı üzülerek değil, üreterek geçirmeliyiz. “Çaresizlik”, akıllı insan için bir ödüldür.

 

Çaresizlik adama ampul icat ettirir.
Edison karanlıktan çok korkan bir adamdı. Güneşin çekilmesi onun için bir felaketti. Engel olamıyordu. Güneşin batmasına bir türlü engel olamıyordu. Çaresizdi. Aslında o, kendisi için bir güneş yaptı sadece. Artık gün hiç batmıyordu. Önceleri güneşin batmasına “kabusum” diyen adam, daha sonra yaptığı bir söyleşide gülümseyerek “Kendimle en çok güneş battığında gurur duyuyorum ve bu her akşam olmak zorunda.” diyordu.

Eğitimin bu bölümünde, çaresizlik bir hastalık olmaktan kurtarılarak, fırsata dönüştürülecektir.

 

İnsan düşünür: Ama çok acı çekiyorum çaresiz kalınca, elim kolum bağlanıyor. Ben hayatta bunu başaramam.

Kashna cevap verir: Zaten acı çektiğin için beynin yedi kat daha güçlü çalışıyor. Bu gücü kullanınca başaracaksın!

 
 
 
 

Hıyarların bile kendi aralarında iletişim kurdukları ispatlandı geçtiğimiz sene. Evet, bitkiler alemindeki canlılar da kendi aralarında iletişim kurmaktadırlar. Buna rağmen bazı insanlar iletişim konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar…

Her zaman kendi düzeyindeki insanlarla karşılaşamayabilirsin, bazen iletişim konusunda çok iyi olman da bir anlam ifade etmez. Her düzeydeki insanla iletişim kurmanın bir yolu olmalı!

Eğitimin bu bölümünde her düzeyde insanla iletişim kurmanın yöntemleri anlatılacaktır.

 

İnsan düşünür: Peki herkesle iletişim kurmanın yollarını anlattığınızı söylüyorsunuz. Dünyada 6 milyar insan var, bu mümkün değil ki!

Kashna cevap verir: Dünyada 6 milyar insan yok, toplam üç insan var! Taklit eden, taklit edilen ve hiçbiri! Demek ki üç insanla iletişim kurabildiğinde 6 milyar insana ulaşabiliyormuşsun.

 
 
 
 

Tüm kompleksler kıyaslamayla oluşur. “Ben neden onun gibi değilim?”, “Niye o daha iyi?”, “Neden benim burnum böyle?” İnsan bir kere kendini yakaladı mı, başkalarının ne yaptığıyla ya da nasıl olduğuyla ilgilenecek vakit bulamıyor.

Eğitimin bu bölümünde kompleksler rafa kaldırılıyor.

  İnsan düşünür: Bu kadar kolay mı?

Kashna cevap verir: Hayır bu kadar kolay değil, çok daha kolay!

 
 
 
 

Herkes bir program dahilinde yaşamayı arzu eder; ama bunu bir türlü başaramaz. Oysa programlı yaşamak insan için bir mecburiyettir. Topu topu 60 yıllık bir ömürde program yapmadan yaşamak ahmaklık olurdu.

Eğitimin bu bölümünde katılımcıya programlı yaşama öğretilecektir. Yani katılımcı, artık her anını bilerek yaşayacaktır.

 

İnsan düşünür: Peki bir programa bağlı yaşamak insanı kasmaz mı?

Kashna cevap verir: Hareket etmek insanın asla vazgeçemeyeceği bir şeydir. Programsız yaşayan insanlar, başkalarının düzenlediği bir sıraya göre hareket etmek zorundadırlar. Programlı yaşayan insanlar ise kendi istediği sıraya göre hareket ederler. Hareketlerini kendin planla! Yoksa cidden kasılacaksın.

 
 
 
 

Ayakkabı alırken bile saatlerce düşünen ve zar zor karar verip, aldığı ayakkabıyı giyer giymez verdiği karar için pişman olan binlerce insan var etrafımızda.

Eğitimin bu bölümünde etkili, hızlı ve doğru karar verme konusu işlenerek, katılımcının doğru karar verme hızı artırılacaktır.

  İnsan düşünür: Ben hızlı alışveriş yapmayı sevmiyorum.

Kashna cevap verir: Devam et!

 
 
 
 

İnsan profesyonel olmalıdır. Sadece iş hayatında değil, uyurken bile profesyonel olmalıdır. Doğru zamanlarda uyumalı, uykusunu bile bir program dahilinde almalıdır.

İnsanlar günde ortalama 8 saat uyumaktadırlar. Halbuki normal bir insana 5 saatlik bir uyku, fazla fazla yetebilmektedir.

Uykumuzu, beynimizde bulunan ve adına Hipotalamus denilen bir bölge kontrol etmektedir. Hipotalamus, sadece uykuyu değil; vücut ısısını, açlık tokluk hissini ve cinsel faaliyetlerimizi de kontrol eder. Eğitimin bu bölümünde Hipotalamus, katılımcının yönetimine sunularak özellikle uykuyla alakalı sorunlarını gidermesi sağlanacaktır. Katılımcı, az ve etkili uyuma eğitiminden sonra istese de artık fazla uyuyamayacaktır.

 

İnsan düşünür: Peki bütün uzmanlar az uyumanın insan sağlığına zararı olduğunu söylüyorlar, Allah korusun, başımıza bir felaket gelmesin!

Kashna cevap verir: California Üniversitesi’ndeki uzmanlar artık (2002 Şubat’ından beri) gece uykusunu kısa tutanların daha uzun yaşadıklarını söylüyorlar! Gel gör ki Kashna bunu 8 yıldır söylüyor. Az uyu çok yaşa!

 
 
 
 

8 saat yerine 5 saat uyumaya başlayan biri, elde ettiği fazla zamanı yanlış yerlerde tüketirse az uyuması da bir anlam ifade etmeyecektir.

Eğitimin bu bölümünde katılımcının boşa geçirdiği zamanlar tespit edilerek, zaman yönetimi konusunda yapması gerekenler aktarılacaktır.

  İnsan düşünür: İnsanın eğlenmeye de ihtiyacı vardır. Bu ne demek? Yani artık eğlenmeyecek miyiz?

Kashna cevap verir: Sen eğlendiğini mi zannediyorsun?

 
 
 
 

Kusursuzluk aslında biraz daha dikkatten ve bir parça fazla çalışmaktan başka bir şey değildir.

Eğitimin bu bölümünde katılımcıya dikkat, konsantrasyon ve çalışkanlık kavramlarının anahtarı sunulacaktır.

  İnsan düşünür: Konsantrasyon ve etkili eylem kusursuzluk için yeterli midir?

Kashna cevap verir: Biz denedik, yetiyor.

 
 
 
 

Hayatımız, doğduğumuz andan itibaren insanları ikna etmekle geçmiştir. Hatırlarsan doğduğumuzda, annelerimizi bize süt vermeleri konusunda ikna etmek için ağlamak zorunda kalmıştık. Alırken, satarken, markete giderken, çalışırken, uyurken… daima birilerini ikna etmeye çalıştık ve çalışıyoruz…

Eğitimin bu bölümünde Kashna Usulü İkna Metotları anlatılacaktır. Bu bölümü iyi özümseyen birinin ikna edemeyeceği hiç kimse kalmaz. Artık işler değişti, Eskimo’ya buzdolabı satmak da çok önemli bir şey değil. Şimdi kutuplara buzdolabı fabrikası açma zamanı.

 

İnsan düşünür: Eskimo ne yapsın buzdolabını?

Kashna cevap verir: Buzdolabı fabrikasında çalışan arkadaşları için fedakarlık yapsın Eskimo. Eğer buzdolabı almazlarsa, yakın bir zaman sonra hepsi işsiz kalacak!

 
 
 
 

Akıllı adam muhalif sesleri yok saymaz. Onları kullanır. Yaptığını kusursuzluğa sürükleyen şeyin muhaliflerin fikirleri olduğunu bilir.

Eğitimin bu bölümünde, muhalif fikirleri en üst düzeyde kullanma becerisi geliştirilecektir.

 

İnsan düşünür: Bazıları insanı çileden çıkarıyor. Herkesi dinlemeye kalkarsam işimi yapamam ki?

Kashna cevap verir: Biz de seninle aynı fikirdeyiz. Asla boşa vakit harcamamalısın. Kimleri dinleyip dinlemeyeceğini bu bölümde öğreneceksin.

 
 

Şirketlere Deli Teklif Şubat 16, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin.
add a comment
 
 

Bu teklifi aklı başında olan hiçbir yönetici reddedemez.

Kar etmek istiyorsun, üç şeye ihtiyacın var doğal olarak.

1 – Yeni Projeler
2 – Kalifiye İşgücü
3 – Yeni Pazarlar

Yeni projeler
Proje üretmelerini beklediğin adamların var. Hatta sen tuttun AR-GE diye muhteşem bir departman bile kurdun. Bazen AR-GE’ye iniyorsun, çılgınlar gibi çalışıyor çocuklar. Hani bir de aykırı insanlar aldın ki daha farklı şeyler üretsinler, aykırı şeyler… Odanın dağınıklığı ve yerde duran kağıt uçak ilgini çekti. “Bu ne?” dedin. “Efendim biz AR-GE’yiz, biz dağınık çalışırız! Einstein da öyleydi rahmetli.” Sesini çıkarmıyorsun. Ben de çıkarmazdım. Sonra bu senin Einstein’lar grubundan büyük ve yeni projeler bekliyorsun; ama yeni proje getiren yok! Hatta en son geçen hafta önüne getirilen o proje de çok sıradandı tıpkı geçen haftakiler gibi. Kızdın ama yine ses çıkarmadın. Sonra baktın olmuyor, yine her zaman olduğu gibi kendin proje üretmeye başladın ve yine başardın.

Danışmanlık hizmeti verdiğimiz bir dünya devinin genel müdürü itiraf etmişti: “Bütün yenilikler Yönetim Kurulu Başkanı’ndan geliyor.” Adama sorduk: “Peki AR-GE niye var?” Cevap verdi: “AR-GE Yönetim Kurulu Başkanının dinamosu. Onlar bişey üretmeyince o da kızıp onların inadına buluş yapıyor sonra da onları aşağılıyor.”

Kalifiye İşgücü
İnsan kaynakları diye bir departman kurdun; ama bu departman da personel alıp çıkarmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Yüz binlerce dolar para verip eğitimler aldın; ama personelde tık yok! (Tıka takılanlar takılmasın, takılanlar da burayı tıklasın…) Eğitimden kısa bir zaman sonra, personel yine eski tas eski hamam. Hatta bazen kulak misafiri oluyorsun, eğitimciyle dalga geçiyorlar. Sonra insan kaynakları müdürünü çağırıp soruyorsun “Neden böyle?” cevap veriyor: “Efendim milletimiz eğitime karşı önyargılı. Kimse eğitimlere katılmak istemiyor, çoğu salak efendim; ama alan alıyor. Vizyon meselesi.” Sonra sen diyorsun ki: “Madem vizyon meselesi, e o zaman vizyon geliştirebilecek bir hoca bulun?” O da diyor ki: “Biz de tam bunu düşünüyorduk efendim. Gerçekten iyi fikir!” Sen de bunu daha önce nasıl düşünmediklerinin şaşkınlığıyla soruyorsun: “İyi fikir ha, iyi fikir?” Neyse uzatmayalım sonra ‘Vizyoncu Hoca’ geliyor, Bakıyorsun ki hocanın da vizyonu yok!

Yeni Pazarlar
Yeni Pazar bulmak elbette ki kolay değildir. Ürünü farklılaştırman yada apayrı bir kitleyi mevcut ürüne bağımlı hale getirmen gerekiyor. Somut fikirler arıyorsun yine! Yok öyle bir şey. Aksine bir de ‘lazım’ diye bir kelime bulmuş hödüğün biri. Her cümlenin sonuna onu atıyor ilgili ilgisiz personel. “Şöyle yapmamız lazım, böyle yapmamız lazım…”

Kar etmek, büyümek, dev olmak, en olmak için ihtiyacın olan bu üç şeyin hepsini insanlarla yapmak zorunda olduğunun da bilincindesin. Ve bu durum seni deli ediyor. Saçmalamaya başlıyorsun: “İnsanlarla uğraşmaktan daha zor bir iş yok!” diyorsun. Hatta bazen aklına insanlarla uğraşmamak için bir çiftlik satın almak bile geliyor. “Her şeyi satıp gideceğim buralardan!” diyorsun samimi arkadaşlarına. Buna sen de inanmıyorsun; ama hesap et ki bunu bile düşünecek kadar çok sinirleniyorsun bazen.

Evet sen de ben de biliyoruz ki kurtuluş yok! İnsanlarla uğraşacaksın ve kar edeceksin. Senin aklı başında, farklı düşünebilen, vizyon sahibi insanlara ihtiyacın var. Yani biliyorsun! Akşama kadar chat yapıp sevgilisine mesaj gönderen, boyuna bulmaca çözen, dedikodu yapan bir grup saçma insanla aynı ortamda aynı havayı soluduğunu.

Peki sen şirket sahibi yada yöneticisi olarak bunları düşünürken, niye başkaları da senin gibi düşünmüyor dersin? Neden senin kadar sahiplenmiyorlar işi. Çünkü o işin kendi işleri olduğuna inanmıyorlar. Hani hep duyarız ya! “Kendi işimi kurmak istiyorum.” Bu ne demek ya? “Bu senin işin değil mi?” Evet kabul etmiyor adam o işin kendi işi olduğunu!

Hele bir düşün tüm çalışanlarının bir sabah senin gibi sahiplenerek işe geldiğini.

Hani bazen “Bana benzeyen bir adamım olsaydı dünyayı fethederdim!” diyorsun ya. Eğer bunda samimiysen o zaman çiftliği unut!

Son Söz
Teklif satırların arasındaydı. Eğer aklına yatarsa ara konuşalım! Yatmazsa çiftlik konusunda da yardımcı oluruz?.

ERDAL DEMİRKIRAN
kashna.com

 

Çilesiz olmaz – Hakkı Öcal Yazıları Mutasyon.net Şubat 11, 2007

Posted by yfyi in İnternet.
add a comment