jump to navigation

Kafile Şubat 27, 2007

Posted by yfyi in Hayat.
add a comment

Bir ömür böyle geçmez ah ile
Ağlasanda gülsende nafile
Sen dursanda yürür bu kafile.
Beni yanlış anlama, şikayetim yok ama
Ben aşkı böyle bildim gel merhem ol yarama…
kutlu özmakinacı

Reklamlar

Avrupa Birliği’nin Çerçeve Programları Şubat 19, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin, İş Business.
add a comment

1984 yılından beri gündemde olan Çerçeve Programları Avrupa Birliği’nin araştırma ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinin desteklenmesi ve yönlendirilmesi  için kullandığı en kapsamlı araçtır.

Çerçeve Programları AB’nin, araştırma ve teknoloji geliştirme kapasitesini güçlendirmek, bu yolla ekonomik ve sosyal gelişme sağlamak üzere amaçları ve bütçesiyle diğer bir çok Topluluk programı gibi belli bir dönem için tasarlanmış çok yıllı programlardır. Türkiye’nin Çerçeve Programları’na ilk katılımı 2002-2006 yıllarını kapsayan Altıncı Çerçeve Programı ile gerçekleşmiştir.

2007-2013 dönemine yönelik planlanan 7. Çerçeve Programı büyüme için bilgiye dayalı Avrupa araştırma alanı inşası öngörmektedir. Programın genel yapısı, 32,3 milyar€ bütçeli İşbirliği Özel Programı, 7,4 milyar€ bütçeli Fikirler Özel Programı, 4,7 milyar€ bütçeli Kişiyi Destekleme Programı ve 4,2 milyar€ bütçeli Kapasiteler Özel Programı olmak üzere toplam 50,5 milyar €dur.  

Avrupa Birliği Çerçeve Programları ile ilgili detaylı bilgi için tıklayınız.

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı Françesko’ya gönderdiği mektup Şubat 18, 2007

Posted by yfyi in Yorum.
add a comment

Boşa yaşamak! Şubat 18, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin.
add a comment
 

Hedefsiz olmak, heyecansız olmak, dertsiz olmak bir çeşididir boşa yaşamanın. Derdi bildiği, hedefi belirlediği ve zaman zaman heyecan da duyulduğu halde boşa zamanı harcamak ise fark edilemeyen bir yönüdür boşa yaşamanın…İnsan bilir dünya ve içindekilerin boşluğunu. İnsan bilir gençliğin gideceğini, hayatın biteceğini. Ve insan bilebilir kendisine izin verilen sınırların dışında işler yapmanın ne kötü bir şey olduğunu. Bilmek, sadece ilim olarak bilmek, eskilerin ifadesi ile ‘ilmel yakin’ bilmek nasıl bir tesir bırakır bir insan üzerinde, bilinmez. Bir imtihan olmamışsa, bir teste tabi tutulmamışsa aklı, duyguları, varlığı; anlayamazsınız ne ölçüde sağlam durabileceğini. İlmel yakin mertebesinden ‘aynel yakin’e geçildiğinde ise tesir artar. Yani bilmeyi görerek, hissederek, anlayarak bilmeye çevirmek. Ve gün gelir tesir, azami dereceye ulaşır. Çünkü artık bilinen tam olarak yaşanmakta, bir anlamda hakkel yakin bilmeye ulaşılmış olmaktadır.

Bilmek ve anlamak birbirine ne kadar yakın ve o ölçüde ne kadar uzak. Bir yakınınızı kaybettiğinizde anlarsınız bunu. Kaybedilen çok yakın bir akrabadır, candan bir dosttur, ülkü ve idealde birlikte olunmuş bir dava arkadaşıdır, herşeyden önemlisi kardeştir, abidir, abladır. Hiç beklemediğiniz bir vakitte, hiç beklemediğiniz bir yerde, hiç beklemediğiniz o kişi bir anda uçar, gider. Ve siz haklarındaki hüküm belli olup gideceği beklenenler varmış gibi düşündüğünüzü anlar, bu yakınınızın başına gelenin her an kendiniz için de vaki olabileceğinin farkına varırsınız. Ve dersiniz “dünya boş”!

Hayatınızı öğrendiğiniz ve inandığınız değerlerin belirlediği sınırlar içerisinde götürüyorsunuzdur. Çevreniz sizi öyle bilmekte, dostlarınız ne kadar doğru, ne kadar dürüst ve hatta ne kadar mübarek olduğunuzdan bahsetmektedir. Bu güzellikler içerisinde hayat sürerken ayağı çalıya çırpıya takılanlara üzülmekte, belki de kızmaktasınızdır. Ama hep düz koşu yaptığınızdan, kendinizi engelli koşuya hazırlamadığınızdan, ilk önemli tümseği aşamadığınızda anlarsınız günahın, sınırdan çıkmanın ne demek olduğunu. Ve kendinizi sıyırıp da nefes aldığınızda, alabildiğinizde bir kez daha hissedersiniz “dünya hem boş, hem aldatıcı…”

Çok sevmişsinizdir birini. Anladığınızı düşünmüşsünüzdür Mecnun’un Leyla derdini. Ama Leyla’nın Mecnun’u gibi olamamışsınızdır kendi Leyla’nızın nazarında. Belki de olmayacak, olamayacak bir yanlışa kilitlenmişsinizdir. Güneşin üzerinize doğup battığı her gün Leyla’nız size, sizin olmadığını gösterir, ama görmezden gelmeye devam edersiniz. Ve bir gün tamamen gittiğini görürsünüz onun. O zaman hem ağlar hem haykırırsınız bir kez daha; “her şey boş”!

Kardeşim demiş el atmışsınızdır, talebem deyip sahip çıkmışsınızdır. Görmüşsündür nelere takılabileceğini, anlamışsınızdır etrafında dolaşan tehlikeleri. O, görememiştir diye üzülünce ve bazen usulsüzce ikaz etmiş, yol göstermişsinizdir. İlk anda şaşırmış, ama anlamıştır sizi. Durmuştur ‘dur!’ dediğiniz noktada. Ama kol gezmektedir tehlike daha farklı yüzleriyle, yeni kıyafeti ile. İşte o anda anlarsınız, anladığını zannettiğinizin bu yeni durumu fark edemediğini, fark edeceği noktada farklı yüze nasıl aldanıp meylettiğini. Ve bir gün “yeter bu kadar karışmayın”ı işitirsiniz. Gidene mi, kendinize mi, hepsine mi ağlayacağınızı bilemezsiniz.

Yaşadıkça bu hayatı, tecrübe ettikçe dünyayı anlarsınız daha birçok şeyi bilmenin de ötesinde. Varsa sende, senin aklında, kalbinde bu sayılanlardan bir parçası bile ey okuyucu; git yapmaman gereken şeyleri gerçekten yapmamak için söz ver, sağlam durabilmen için enerji kaynaklarına bir kez daha sarıl. İster gece kalk yalnız başına, ister yatma dertli başınla, ıslansın gözlerin, titresin yüreğin. Ve hiç durmadan koştur hedefine. Koştur ki koşana sahip çıkacak olan, bekliyor bizi her an! gezginabi@zaman.com.tr

Dahi Fabrikası Şubat 16, 2007

Posted by yfyi in Kişisel Gelişim.
add a comment
 

 

 
Motivasyon
Optimum Özgüven
Kelimelerin Gücü
Beyni Etkin Kullanma
Mutlak Başarı
Özgeçmiş Yakma Çalışması
Hedef Belirleme ve Özgelecek Oluşturma
Referans Hastalığı
Çaresizlik Mucizesi
    Kashna Usulü İletişim
Kompleksler
Programlı Yaşama
Etkili ve Doğru Karar Verme
Az ve Etkili Uyuma
Zaman Yönetimi ve Zaman Makinesi
Kusursuzluk Sanatı
İkna Metotları
Muhalefet Mucizesi

 
 

Aslında motivasyon, konsantrasyon demektir. Sen hiç kediyi avını yakalamak üzereyken izledin mi? Hedefine nasıl kilitlendiğini gördün mü hiç? Bir tek an bile gözünü kırpmaz kedi. Farenin kaçabileceği tüm yolları hesaplar. Kediler, soylarının devamlılığını bu akıl almaz konsantrasyon kabiliyetlerine borçludurlar.

Gerçekten de motivasyon her şeydir. İyi motive olmuş bir lider devrimler yapar, iyi motive olmuş bir astronot aya ilk çıkar, iyi motive olmuş bir futbolcu için gol atmak leblebi yemekten daha kolaydır, iyi motive olmuş bir yönetici için dünya devi olmak, bir bardak su içmek kadar kolaydır.

Eğitimin bu bölümünde “kedi konsantrasyonu” dediğimiz eğitim çalışması gerçekleştirilecektir.

 

İnsan düşünür: Peki adam aşırı motive olup da başaramazsa, hayal kırıklığına uğramaz mı?

Kashna cevap verir: Hayal kırıklığı aptallara mahsustur. Akıllı adam ne yaptığını bilir… İlkokulda pamuklu bardağa fasulye ekerdik ve her defasında fasulye biterdi bardakta. Acaba kaç kişi “Aaa neden karpuz çıkmadı da fasulye çıktı bardaktan!” diye hayal kırıklığına uğramıştır? Akıllı adam ne ektiğini bilir bardağına ve Kashna’ya bulaşan adam da mecburen akıllıdır.

 
 
 
 

Aslan, öyle astım kestim şeklinde yürümeseydi, koca ormanı ona kaptırırlar mıydı hiç?

Eğitimin bu bölümünde katılımcının bilinçaltına “Ben mükemmelim” mesajı kazınarak, özgüven optimize edilecektir.

 

İnsan düşünür: Yani tilki aslan gibi yürüseydi, orman tilkinin mi olacaktı? Aslanın yaratılışında var bu!

Kashna cevap verir: İnsanın da yaratılışında var cesaret! Korkuyu ve biçareliği sonradan öğrettiler ona. Hadi özüne dön! Sen inanılmazsın!..

İnsan başka bişey daha düşünür:
Peki aşırı özgüven insanı ukala yapmaz mı?

Kashna başka bi cevap daha verir: “Güneş ben sıcağım derse asla ukala olmaz!” İnsan zaten mükemmeldir. En fazla “ben mükemmelim” der, ee zaten o da doğrudur.

 
 
 
 

Kelimelerin insan hayatı üzerindeki akıl almaz etkisini bilen insanlar, bireysel anlamda dünya devi olmayı başardılar. Bunlara verilebilecek en olağanüstü örnek, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk, kelimelerin gücünü en üst boyutta kullanabilmiştir. “Ya istiklal, ya ölüm!”, “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!”…

Eğitimin bu bölümünde katılımcıya kelimeleri nasıl en üst boyutta kullanabileceği aktarılacaktır.

 

İnsan düşünür: Koca Kurtuluş Destanı’nı iki kelimeyle mi yazdık?

Kashna cevap verir: Şüphesiz ki destanlar sadece kelimelerle yazılmadı; ama bu kelimelerin de çok ciddi payı vardı Atatürk Efsanesi’nde.

 
 
 
 

Bütün insanlar dahi olarak doğarlar. Ancak bazıları bunu fark eder ve biz, yüzyıllarca tek farkı “fark etmek” olan insanları konuşur dururuz.

Dahilik, bazılarına doğuştan verilen ekstra bir güç değildir. Eğer öyle olsaydı, Edison ilk denemesinde ampulü bulabilirdi. Alexander Graham Bell yıllarca telefonu icat etmek için uğraşmazdı.

Yani aslında gıpta ile baktığımız düşünürler, fikir adamları, yazarlar, ressamlar, müzik adamları… hepsi de sen ve ben gibi.

Eğitimin bu bölümünde katılımcı beyniyle tanıştırılacak ve katılımcının onu en iyi düzeyde nasıl kullanacağı öğretilecektir. Eğitim esnasında verilecek olan egzersizleri uygulayan ve bu uygulamaları sürdüren katılımcı, hayatının geri kalan kısmını bir dahi olarak yaşamaya devam edecektir.

 

İnsan düşünür: Adam dahiyse ne olacak peki?

Kashna cevap verir: Edison da bir dahiydi; ama Kashna’yı bilmiyordu. Bu yüzden de sadece 1.000 tane şey icat etmiştir. Kashna’yı bilseydi en az 2.000 şey icat ederdi.

 
 
 
 

Başarısızlık kelimesini lügatlerimizden atalı çok uzun yıllar oldu. Biz ekip olarak başarısızlığı reddediyoruz. O da bize hiiiç uğramıyor.

Eğitimin bu bölümünde katılımcı, mutlak başarı kriterleriyle donatılacaktır.

  İnsan düşünür: Başarısızlık nasıl reddedilir?

Kashna cevap verir: Başarı tercih edilerek.

 
 
 
 

Bir çok insan özgeçmişine takılıp kaldığı için bir türlü hızlı hareket edememektedir. Bunun en belirgin tezahürü, “Ah ben bir okusaydım, kriz olmasaydı, param olsaydı, yabancı dilim olsaydı…” gibi ifadelerle başlayan cümlelerdir.

Eğitimin bu bölümünde katılımcının özgeçmişi yakılarak yok edilmektedir. Katılımcı için artık dün diye bir şey yoktur, sadece bugün ve yarın vardır.

 

İnsan düşünür: Özgeçmişi çok iyi olan bir adam niye özgeçmişini yaksın ki?

Kashna cevap verir: Dünle ilgilenmemek için, bugüne ve yarına odaklanmak için.
Geçmişte çok zengin olan fakat sonradan iflas ederek beş parasız kalan bir adam fırına gitti, “Param yok ama ben geçmişte çok zengin bir adamdım. Bir ekmek verebilir misin bana?” dedi. Fırıncı acıdı ve bir ekmek verdi adama. Ertesi gün tekrar gitti: “Param yok ama ben geçmişte çok zengin bir adamdım. Bir ekmek verebilir misin bana?” Fırıncı: “Ben de size geçmişte bir ekmek vermiştim, gidin onu yiyin!” dedi.

 
 
 
 

Yapılan bir araştırmaya göre Türk halkının %97’sinin hedefinin olmadığı tespit edildi. Aynı araştırmaya göre herkesin bir özgeçmişi olmasına rağmen hiç kimsenin bir özgeleceğinin olmadığı anlaşıldı.

Her insanın mutlaka bir özgeleceği ve çok güçlü bir hayali olmalı. Eğer bunu başarabilirsek, herkes işini en iyi yapacaktır. Bir çaycının zengin olmayı hayal etmesini engelleyemeyiz; ama onu dünyanın en iyi çayını demlemesi konusunda ikna edebiliriz.

Eğitimin bu bölümünde katılımcı için bir özgelecek oluşturulacaktır.

  İnsan düşünmez! Çünkü bu muhteşem bir yaklaşımdır.

Kashna cevap vermez! Çünkü her şey ortadadır.

 
 
 
 

21. yüzyılın en büyük hastalığıdır. Bu öyle bir hale gelmiştir ki, insan artık kendi negatif referansıyla kendini mahvedebilmektedir. Geriye dönük yaşamayı ve yapılanların geleceğe ışık tuttuğunu reddediyoruz.

Eğitimin bu bölümünde, katılımcı bu hastalıktan tamamen kurtulmaktadır.

 

İnsan düşünür: Herkes referansa bakar, ben referanslardan vazgeçsem ne olur ki? Dünyanın kuruluşundan beri bu böyle.

Kashna cevap verir: Dünyanın kuruluşunda hiçbir şey böyle değildi. İlk çağda kimse “daha önce hiç ceylan yakalamamış birinin yakaladığı ceylanı yemem” demiyordu. Ya da “beş yıl deneyim“ arayan birileri yoktu ilk çağda.

 
 
 
 

Çaresiz zamanlarda insan beyni normal kapasitesinin yedi katı bir güce ulaşır. Çaresiz zamanlarımızı üzülerek değil, üreterek geçirmeliyiz. “Çaresizlik”, akıllı insan için bir ödüldür.

 

Çaresizlik adama ampul icat ettirir.
Edison karanlıktan çok korkan bir adamdı. Güneşin çekilmesi onun için bir felaketti. Engel olamıyordu. Güneşin batmasına bir türlü engel olamıyordu. Çaresizdi. Aslında o, kendisi için bir güneş yaptı sadece. Artık gün hiç batmıyordu. Önceleri güneşin batmasına “kabusum” diyen adam, daha sonra yaptığı bir söyleşide gülümseyerek “Kendimle en çok güneş battığında gurur duyuyorum ve bu her akşam olmak zorunda.” diyordu.

Eğitimin bu bölümünde, çaresizlik bir hastalık olmaktan kurtarılarak, fırsata dönüştürülecektir.

 

İnsan düşünür: Ama çok acı çekiyorum çaresiz kalınca, elim kolum bağlanıyor. Ben hayatta bunu başaramam.

Kashna cevap verir: Zaten acı çektiğin için beynin yedi kat daha güçlü çalışıyor. Bu gücü kullanınca başaracaksın!

 
 
 
 

Hıyarların bile kendi aralarında iletişim kurdukları ispatlandı geçtiğimiz sene. Evet, bitkiler alemindeki canlılar da kendi aralarında iletişim kurmaktadırlar. Buna rağmen bazı insanlar iletişim konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar…

Her zaman kendi düzeyindeki insanlarla karşılaşamayabilirsin, bazen iletişim konusunda çok iyi olman da bir anlam ifade etmez. Her düzeydeki insanla iletişim kurmanın bir yolu olmalı!

Eğitimin bu bölümünde her düzeyde insanla iletişim kurmanın yöntemleri anlatılacaktır.

 

İnsan düşünür: Peki herkesle iletişim kurmanın yollarını anlattığınızı söylüyorsunuz. Dünyada 6 milyar insan var, bu mümkün değil ki!

Kashna cevap verir: Dünyada 6 milyar insan yok, toplam üç insan var! Taklit eden, taklit edilen ve hiçbiri! Demek ki üç insanla iletişim kurabildiğinde 6 milyar insana ulaşabiliyormuşsun.

 
 
 
 

Tüm kompleksler kıyaslamayla oluşur. “Ben neden onun gibi değilim?”, “Niye o daha iyi?”, “Neden benim burnum böyle?” İnsan bir kere kendini yakaladı mı, başkalarının ne yaptığıyla ya da nasıl olduğuyla ilgilenecek vakit bulamıyor.

Eğitimin bu bölümünde kompleksler rafa kaldırılıyor.

  İnsan düşünür: Bu kadar kolay mı?

Kashna cevap verir: Hayır bu kadar kolay değil, çok daha kolay!

 
 
 
 

Herkes bir program dahilinde yaşamayı arzu eder; ama bunu bir türlü başaramaz. Oysa programlı yaşamak insan için bir mecburiyettir. Topu topu 60 yıllık bir ömürde program yapmadan yaşamak ahmaklık olurdu.

Eğitimin bu bölümünde katılımcıya programlı yaşama öğretilecektir. Yani katılımcı, artık her anını bilerek yaşayacaktır.

 

İnsan düşünür: Peki bir programa bağlı yaşamak insanı kasmaz mı?

Kashna cevap verir: Hareket etmek insanın asla vazgeçemeyeceği bir şeydir. Programsız yaşayan insanlar, başkalarının düzenlediği bir sıraya göre hareket etmek zorundadırlar. Programlı yaşayan insanlar ise kendi istediği sıraya göre hareket ederler. Hareketlerini kendin planla! Yoksa cidden kasılacaksın.

 
 
 
 

Ayakkabı alırken bile saatlerce düşünen ve zar zor karar verip, aldığı ayakkabıyı giyer giymez verdiği karar için pişman olan binlerce insan var etrafımızda.

Eğitimin bu bölümünde etkili, hızlı ve doğru karar verme konusu işlenerek, katılımcının doğru karar verme hızı artırılacaktır.

  İnsan düşünür: Ben hızlı alışveriş yapmayı sevmiyorum.

Kashna cevap verir: Devam et!

 
 
 
 

İnsan profesyonel olmalıdır. Sadece iş hayatında değil, uyurken bile profesyonel olmalıdır. Doğru zamanlarda uyumalı, uykusunu bile bir program dahilinde almalıdır.

İnsanlar günde ortalama 8 saat uyumaktadırlar. Halbuki normal bir insana 5 saatlik bir uyku, fazla fazla yetebilmektedir.

Uykumuzu, beynimizde bulunan ve adına Hipotalamus denilen bir bölge kontrol etmektedir. Hipotalamus, sadece uykuyu değil; vücut ısısını, açlık tokluk hissini ve cinsel faaliyetlerimizi de kontrol eder. Eğitimin bu bölümünde Hipotalamus, katılımcının yönetimine sunularak özellikle uykuyla alakalı sorunlarını gidermesi sağlanacaktır. Katılımcı, az ve etkili uyuma eğitiminden sonra istese de artık fazla uyuyamayacaktır.

 

İnsan düşünür: Peki bütün uzmanlar az uyumanın insan sağlığına zararı olduğunu söylüyorlar, Allah korusun, başımıza bir felaket gelmesin!

Kashna cevap verir: California Üniversitesi’ndeki uzmanlar artık (2002 Şubat’ından beri) gece uykusunu kısa tutanların daha uzun yaşadıklarını söylüyorlar! Gel gör ki Kashna bunu 8 yıldır söylüyor. Az uyu çok yaşa!

 
 
 
 

8 saat yerine 5 saat uyumaya başlayan biri, elde ettiği fazla zamanı yanlış yerlerde tüketirse az uyuması da bir anlam ifade etmeyecektir.

Eğitimin bu bölümünde katılımcının boşa geçirdiği zamanlar tespit edilerek, zaman yönetimi konusunda yapması gerekenler aktarılacaktır.

  İnsan düşünür: İnsanın eğlenmeye de ihtiyacı vardır. Bu ne demek? Yani artık eğlenmeyecek miyiz?

Kashna cevap verir: Sen eğlendiğini mi zannediyorsun?

 
 
 
 

Kusursuzluk aslında biraz daha dikkatten ve bir parça fazla çalışmaktan başka bir şey değildir.

Eğitimin bu bölümünde katılımcıya dikkat, konsantrasyon ve çalışkanlık kavramlarının anahtarı sunulacaktır.

  İnsan düşünür: Konsantrasyon ve etkili eylem kusursuzluk için yeterli midir?

Kashna cevap verir: Biz denedik, yetiyor.

 
 
 
 

Hayatımız, doğduğumuz andan itibaren insanları ikna etmekle geçmiştir. Hatırlarsan doğduğumuzda, annelerimizi bize süt vermeleri konusunda ikna etmek için ağlamak zorunda kalmıştık. Alırken, satarken, markete giderken, çalışırken, uyurken… daima birilerini ikna etmeye çalıştık ve çalışıyoruz…

Eğitimin bu bölümünde Kashna Usulü İkna Metotları anlatılacaktır. Bu bölümü iyi özümseyen birinin ikna edemeyeceği hiç kimse kalmaz. Artık işler değişti, Eskimo’ya buzdolabı satmak da çok önemli bir şey değil. Şimdi kutuplara buzdolabı fabrikası açma zamanı.

 

İnsan düşünür: Eskimo ne yapsın buzdolabını?

Kashna cevap verir: Buzdolabı fabrikasında çalışan arkadaşları için fedakarlık yapsın Eskimo. Eğer buzdolabı almazlarsa, yakın bir zaman sonra hepsi işsiz kalacak!

 
 
 
 

Akıllı adam muhalif sesleri yok saymaz. Onları kullanır. Yaptığını kusursuzluğa sürükleyen şeyin muhaliflerin fikirleri olduğunu bilir.

Eğitimin bu bölümünde, muhalif fikirleri en üst düzeyde kullanma becerisi geliştirilecektir.

 

İnsan düşünür: Bazıları insanı çileden çıkarıyor. Herkesi dinlemeye kalkarsam işimi yapamam ki?

Kashna cevap verir: Biz de seninle aynı fikirdeyiz. Asla boşa vakit harcamamalısın. Kimleri dinleyip dinlemeyeceğini bu bölümde öğreneceksin.

 
 

Şirketlere Deli Teklif Şubat 16, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin.
add a comment
 
 

Bu teklifi aklı başında olan hiçbir yönetici reddedemez.

Kar etmek istiyorsun, üç şeye ihtiyacın var doğal olarak.

1 – Yeni Projeler
2 – Kalifiye İşgücü
3 – Yeni Pazarlar

Yeni projeler
Proje üretmelerini beklediğin adamların var. Hatta sen tuttun AR-GE diye muhteşem bir departman bile kurdun. Bazen AR-GE’ye iniyorsun, çılgınlar gibi çalışıyor çocuklar. Hani bir de aykırı insanlar aldın ki daha farklı şeyler üretsinler, aykırı şeyler… Odanın dağınıklığı ve yerde duran kağıt uçak ilgini çekti. “Bu ne?” dedin. “Efendim biz AR-GE’yiz, biz dağınık çalışırız! Einstein da öyleydi rahmetli.” Sesini çıkarmıyorsun. Ben de çıkarmazdım. Sonra bu senin Einstein’lar grubundan büyük ve yeni projeler bekliyorsun; ama yeni proje getiren yok! Hatta en son geçen hafta önüne getirilen o proje de çok sıradandı tıpkı geçen haftakiler gibi. Kızdın ama yine ses çıkarmadın. Sonra baktın olmuyor, yine her zaman olduğu gibi kendin proje üretmeye başladın ve yine başardın.

Danışmanlık hizmeti verdiğimiz bir dünya devinin genel müdürü itiraf etmişti: “Bütün yenilikler Yönetim Kurulu Başkanı’ndan geliyor.” Adama sorduk: “Peki AR-GE niye var?” Cevap verdi: “AR-GE Yönetim Kurulu Başkanının dinamosu. Onlar bişey üretmeyince o da kızıp onların inadına buluş yapıyor sonra da onları aşağılıyor.”

Kalifiye İşgücü
İnsan kaynakları diye bir departman kurdun; ama bu departman da personel alıp çıkarmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Yüz binlerce dolar para verip eğitimler aldın; ama personelde tık yok! (Tıka takılanlar takılmasın, takılanlar da burayı tıklasın…) Eğitimden kısa bir zaman sonra, personel yine eski tas eski hamam. Hatta bazen kulak misafiri oluyorsun, eğitimciyle dalga geçiyorlar. Sonra insan kaynakları müdürünü çağırıp soruyorsun “Neden böyle?” cevap veriyor: “Efendim milletimiz eğitime karşı önyargılı. Kimse eğitimlere katılmak istemiyor, çoğu salak efendim; ama alan alıyor. Vizyon meselesi.” Sonra sen diyorsun ki: “Madem vizyon meselesi, e o zaman vizyon geliştirebilecek bir hoca bulun?” O da diyor ki: “Biz de tam bunu düşünüyorduk efendim. Gerçekten iyi fikir!” Sen de bunu daha önce nasıl düşünmediklerinin şaşkınlığıyla soruyorsun: “İyi fikir ha, iyi fikir?” Neyse uzatmayalım sonra ‘Vizyoncu Hoca’ geliyor, Bakıyorsun ki hocanın da vizyonu yok!

Yeni Pazarlar
Yeni Pazar bulmak elbette ki kolay değildir. Ürünü farklılaştırman yada apayrı bir kitleyi mevcut ürüne bağımlı hale getirmen gerekiyor. Somut fikirler arıyorsun yine! Yok öyle bir şey. Aksine bir de ‘lazım’ diye bir kelime bulmuş hödüğün biri. Her cümlenin sonuna onu atıyor ilgili ilgisiz personel. “Şöyle yapmamız lazım, böyle yapmamız lazım…”

Kar etmek, büyümek, dev olmak, en olmak için ihtiyacın olan bu üç şeyin hepsini insanlarla yapmak zorunda olduğunun da bilincindesin. Ve bu durum seni deli ediyor. Saçmalamaya başlıyorsun: “İnsanlarla uğraşmaktan daha zor bir iş yok!” diyorsun. Hatta bazen aklına insanlarla uğraşmamak için bir çiftlik satın almak bile geliyor. “Her şeyi satıp gideceğim buralardan!” diyorsun samimi arkadaşlarına. Buna sen de inanmıyorsun; ama hesap et ki bunu bile düşünecek kadar çok sinirleniyorsun bazen.

Evet sen de ben de biliyoruz ki kurtuluş yok! İnsanlarla uğraşacaksın ve kar edeceksin. Senin aklı başında, farklı düşünebilen, vizyon sahibi insanlara ihtiyacın var. Yani biliyorsun! Akşama kadar chat yapıp sevgilisine mesaj gönderen, boyuna bulmaca çözen, dedikodu yapan bir grup saçma insanla aynı ortamda aynı havayı soluduğunu.

Peki sen şirket sahibi yada yöneticisi olarak bunları düşünürken, niye başkaları da senin gibi düşünmüyor dersin? Neden senin kadar sahiplenmiyorlar işi. Çünkü o işin kendi işleri olduğuna inanmıyorlar. Hani hep duyarız ya! “Kendi işimi kurmak istiyorum.” Bu ne demek ya? “Bu senin işin değil mi?” Evet kabul etmiyor adam o işin kendi işi olduğunu!

Hele bir düşün tüm çalışanlarının bir sabah senin gibi sahiplenerek işe geldiğini.

Hani bazen “Bana benzeyen bir adamım olsaydı dünyayı fethederdim!” diyorsun ya. Eğer bunda samimiysen o zaman çiftliği unut!

Son Söz
Teklif satırların arasındaydı. Eğer aklına yatarsa ara konuşalım! Yatmazsa çiftlik konusunda da yardımcı oluruz?.

ERDAL DEMİRKIRAN
kashna.com

 

Çilesiz olmaz – Hakkı Öcal Yazıları Mutasyon.net Şubat 11, 2007

Posted by yfyi in İnternet.
add a comment
 

YARATICILIĞIN KÖKENİ TEMBELLİK Şubat 11, 2007

Posted by yfyi in Genç Girişimciler İçin, İş Business.
add a comment

DURUN! AYAKLARINIZI UZATIN. KENDİNİZİ DİNLEYİN. GÜNBATIMINI İÇİNİZE ÇEKİN. SONRA DA UTANMAZCA EN TUHAF SORULARI SORMAYA CESARET EDİN. GÖRECEKSİNİZ YARATICI DÜŞÜNCELER ZİHNİNİZDE KIPIRDANMAYA BAŞLAYACAK. PAUL MCMILLEN YANILIYOR OLAMAZ! OLABİLİR Mİ?…

 

İrlandalılar biraz çingenedir, yani biz çok gezeriz. Paul McMillen’ın kısa özgeçmişi bu. Bilmeyenler için biraz daha ayrıntılı bir açıklama yapmak gerekebilir. İrlanda doğumlu McMillen’ın ilk durağı 15 yaşında gittiği Amerika. Burada güzel sanatlar eğitiminin üstüne, iletişim psikolojisi ve “enviromental   media” konularında iki master yapmış. İlk şirketini 18 yaşında, Amerika’da kurmuş ama bu ülkenin “aşısı tutmayınca” kendini İngiltere’de ikinci şirketinde çalışırken bulmuş. Aynı dönem tanıştığı ve evlendiği Türk eşi “Türkiye’ye gidiyoruz” deyince yanıtı “Hay hay” olmuş. Ankara’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde 70’lerin sonunda ders verirken, bu yeni ülkeyi yakından tanıma fırsatı bulmuş. Sonra bir gün yine karısı “İstanbul’a gidiyoruz” demiş. “Onu dinlemek lazım, çünkü en doğruyu o yapıyor. Erkekler olduğu yerde, kurulduğu zaman çalışıyor, aile için strateji yapmak falan daha büyük vizyon ister.” Bu sözler “vizyon” işinden anlayan, RPM Radar Reklam Pazarlama Müşavirlik A.Ş.’nin üç ortağından Paul McMillen’a ait. Bugün en uzun süre yaşadığı ülkede, Türkiye’de, kalakalmış; pek gidesi yok. Ama kızı, İrlandalı kanının da verdiği ateşle olsa gerek, dünyayı keşfetmeye gitmiş; bu sıralar Hindistan’da. “Her çocuğu gezmeye teşvik etmeli. Ne kadar gezerlerse Türkiye’nin değerini o kadar anlarlar.” McMillen’a göre o ülke senin, bu ülke benim dolaşmak ve değerleri keşfetmek yeniçağın özelliği. Dediğine göre “Markalar da öyle geziniyor.”

Yaratıcılık dediğimiz nedir ve markayla ne alakası vardır?

Burada yaratıcılığın endüstriyel boyutunda bir tanımı tercih ediyorum. Yani birisi “hey benim bir fikrim var” dediğinde, bu yaratıcılık olmuyor. Amerika’nın en büyük sanayisi, aşağı yukarı bir trilyon dolar büyüklüğünde, yaratıcılık ekonomisi. Creative eser dendiğinde akla gelen her şey dahil buna: tasarım, sinema, fotoğraf, Walt Disney, karakterler, Michael Jordan. Mesela ilginçtir, Michael Jordan’ın marka olarak değeri, isim benzerliği olan Ürdün’ün (biliyorsunuz o da Jordan) GNP’sinden fazla. Burada yaratıcılık, copyright, patent endüstrisinin temelidir. Marka ise yaratıcı, yenilikçi ve kendi kendine ayakta durabilir olmaktan ibaret bir şey. Reklamcıların işi, yaratıcı fikirlerle kurumu temsil etmek ama marka aslında, sahibiyle tüketici arasındaki münasebettir. Markanın esas sahibi tüketicidir.

“Esas sahiple” ilişkiler nasıl gidiyor?

Bu bir çeşit dostluk ilişkisidir. Görmediğiniz bir arkadaş, sizde bir duygu olarak kalır ama aklınızda durmaz. Mesela Sony daha önce walkman, trinitron gibi icatlar yaptığı için bu markadan çıkan yeni bir şey ilgiyle karşılanıyor. Microsoft, esasında yakın tarihli bir marka; tekel gibi birkaç sınavdan geçti, ama orada müşteri ilişkisinde yaratıcılık var. Eskiden arazide sadece tavşanlar ve tilkiler vardı. O zaman tilkiler kaç tane tavşan yakalıyordu biliniyordu. Şimdi tilki var, kaplan var, fare var… Türkiye’de televizyon günde ortalama dört saatten fazla izleniyor; Amerika’dan sonra en çok televizyon izleyen ikinci ülkeyiz. Bir televizyon izleyicisi, günde kaç kanal gezer, kaç markayla, yaratıcı fikirle karşılaşır. Eğer bir gün bir markadan haberiniz olmazsa o marka geriler. Eskiden bu iş normal araba sürmek gibiydi; şimdi F1 gibi marka yaratmak mesele. Yani uzmanlık Schumacher düzeyini gerektiriyor artık.

Öyleyse yaratıcı fikrin değeri büyük!

Yaratıcılık çok önemli bir yatırımdır. Bir kurum, bir gün kalkıp birdenbire yaratıcı olmaz. Fikir sahibi insanları, inisiyatif kullanmayı, yeni fikirleri teşvik eden kurum yaratıcı olur.

“Bu güneş altında söylenmemiş yeni bir şey yok.” diyen postmodern yaklaşımı doğru kabul edersek, yeni bir şeyin söylenemeyeceği, sadece söyleme şeklinin değiştirebileceği bir dünyada, bir insanın zihninde sürekli eski bir şeyi yeniymiş gibi gösterme gücü nasıl korunur?

Bence bu bezgin bir düşünce. Zavallı postmodernizme bunu yüklememek gerekiyor. Bir evlilik, nasıl taze tutulursa öyle. Karı kocanın arasında münasebet bir kez oldu ya, bir daha “nasılsınız, iyi misiniz, başınız mı ağrıyor” diye kimse sormaz. Olur mu böyle? Her gün üç öğün yemek yiyoruz. Yoksa astronot gibi yemek yerdik; bir hap yuttun oldu bitti. Bu bir duygu. Elektro kimyasal reaksiyondan başka bir şey olmadığını söylüyor bilim. Her gün tüketici yeniden kalkıyor; kahvaltıda belki karısıyla kavga ediyor; belki saçı döküldüğü için kızıyor; belki işinde insanlarla didişiyor. Bu tüketiciyle her gün yeni bir temas kurabilmek, her gün yeni bir sanat, her gün yeni bir ilgi gerek. Biz hareketli hedefler vurmaya çalışıyoruz. İletişim ve yaratıcılık hareket halinde; atomları kıpır kıpır. Üstelik çok hızlı tüketiyoruz; sadece nesneleri değil, fikirleri de. Bir yerden sonra altına baktığımızda her şeyde “best before date” var. Hatta bizim altımızda da böyle yazıyor. Henüz neremde yazdığını bilmiyorum ama “şu tarihten önce kullanılmasını tavsiye ediyoruz” diyor. Yoksa bayat olabilirim.

Yaratıcılığın koşulları neler?

En önemli eksen şu: tedavülde kalabilecek markalara, taze, yaratıcı fikirleri her gün sağlamak. Nihai tüketici ilişkisini her gün tazelemek gerekiyor. Bazı markalar reklamlarını bir ay kestiği zaman, yüzde 40 oranında pazar paylarını kaybedebilir. Çünkü görmediğiniz takdirde unutursunuz.

70’lerin sonunda, ODTÜ’de hocalık yapmışsınız ve farklı bir alanda da gözlem yapma fırsatınız olmuş. Buna ve uzun Türkiye deneyiminize dayanarak “bu ülkede yaratıcılığa yatırım yapılıyor” diyebilir misiniz?

Yeni yeni. Neden? Mecburiyetten. Bir rektör çıkıp da “biraz yaratıcılığı teşvik edelim çocuklarımız için” demedi. Mesela mühendislik en fazla patent alınan alanlardan bir tanesi. “Ben mühendis olacağım” demek “ben yaratıcı, sürekli değişime açık olan birisi olacağım” demek. Doktorların bildiklerinin büyük bir bölümü mezun olduktan üç sene sonra tedavülden kalkıyor. Yaratıcılık neredeyse gayrı ihtiyari bir cevap olarak geliyor karşımıza. ODTÜ doğrusu benim dönemimde, beni çok heyecanlandırdı. 70’lerin sonunda, neredeyse Türkiye yeniden keşfediliyordu. Gözler parlıyordu, her şey yeni olacaktı. Zaten bugünkü talebelerle o günküler arasındaki fark, taşıdıkları heyecanın oranında. Ayrıca eskiden meslekler belliydi. Oysa bugün meslekler inter-meslek, birbirine bağlı. Belki bir tek zurnacı, zurnacı kalır ama bunun dışında her meslek başka mesleklerle iç içe. Yine de zurnacı da davulcuyla anlaşmak zorunda.

Rekabetin her alanda uluslararası olduğu düşünülürse biz bu tempoya yetişebiliyor muyuz?

Yetişiriz tabii. Türkiye’nin niyeti olduktan sonra yapamayacağı bir şey yok. Umutla geleceğe bakmak lazım. Türkiye’nin en büyük dezavantajı, geleceğe çok da umutlu bakmıyor olması. Bizim İrlandalılarla İngilizlerin arasında önemli bir fark var. İngilizler şöyle düşünür, “Hayat çok ciddi problemlerle dolu; ama umut her zaman var,” İrlandalılar ise “hiç umut yok; ama problemler de ciddi değil,” der. Bu enteresan bir tutum. Gariban İrlanda’nın düşüncesi doğru bir düşünce gibi geliyor.

Bu arada müzik grupları, yazarları düşünülürse çok sağlam yaratıcı işlerin yapıldığı bir ülke.

İrlanda, 4.5 milyon insandan ibarettir. Yani Bakırköy’ün içine konabilir; hastaneyi demiyorum tabii. Belki hastane daha doğru bir yerleşim olur da… Ama Türkiye’nin dinamizmi, gençliği en büyük avantajımız. Avrupa yaşlandı. Bizim gençlerimiz var. Gençliğin getirdiği enerji tek başına yeter.

Gençliğimizi yeterince destekliyor muyuz?

Elbette etmiyoruz. Şöyle ki, Türkiye’de genç olmak zor; eğlenmekten, eğitime, kariyer peşinde olmaya hepsi zor. Ama zorlukların kendisi heyecan getirir. Bir tepecik tırmansanız bunun ne heyecanı olacak? Ama Everest yaptığınız zaman “ooo abi ne güzel!”dersiniz.  Bu, zoru başarmaktır, tatmin olmaktır.  Tatmin olma umudu olmalı, en azından. Yoksa “Batsın bu dünya, bitsin bu rüya” oluyor. Umut, heyecan, motivasyon olursa, pozitif enerji yaratır. Memleketimizin en büyük sermayesi bu. Türkiye’de şirketlerin yüzde 97’si 10 kişiden küçük, yani birisinin kişisel hevesinden kurulmuş. Bu enerji inanılmaz bir şey. Bir şirket kurmak için bir enerji varsa, bu bir şeye dayanıyordur; mesela tatmin olmak isteği. O küçük şirketler bizim havuzumuzdur. Büyük gruplar, uluslararası platformda rekabet edecek markalar bu havuzdan gelecek. Bu dinamiği, istikrarlı, refah artıran bir ortamda yaşatabilirse Türkiye’de her türlü çiçek açar. Bunu dünya da görüyor. Yani yatırıma değer anlamında. Potansiyeli var. Ekonomi biraz iyileştirilebilirse tabii, çünkü aç olduğun zaman yaratıcı olmak zor.

Yaratıcılığın kaynağı ne?

Tembellik. En büyük icatları yapan insanlar, “keşke şuradan kalkmasaydım da, şu yine de olsaydı” diyen adamlardır. “Sahiden nasıl yapılır” derken uzaktan kumanda icat edilmiş. “Ben hiç kalkmadan kanal değiştirebilir miyim?” Bu düşüncenin sahibi tembel bir adam. Tembel insan yaratıcıdır.

O zaman şirketlerin bir grup tembeli istihdam etmesi gerekiyor bünyesinde.

Merak etmeyin her şirkette onlardan bulunuyor. Tembellik akıl göstergesi. İnsanın aklı çalıştığında tembelleşiyor. En yaratıcı beyin dalgaları Alfa dalgaları. En huzurlu olduğumuz zamanlar yani. Durup düşünebilmek, dinlemek lazım. Bir de acayip sorular sorabilmek yaratıcılıktır. İtalyan meşhur tasarımcı Ettore Sotsas’tan, bir Fiat modelini giydirmesi isteniyor. İlk sorduğu soru “lastikler neden siyah, mesela mavi olamaz mı?” Gidip soruyorlar; olurmuş. Adam arabaya mavi lastik yaptı, kısa bir dönem için. Çok ilginç bir görünüm kazandı araba, sanki patik giymiş gibi.

O zaman çocuklar en yaratıcı olanlar…

Yaratıcılığın trajedisi bu. Çocukken herkes yaratıcıdır ama bu dürtü, heyecan bir noktadan sonra gider. Yani makul oluruz, adam oluruz, bilmem ne oluruz, gıcık oluruz.

Bu önlenemez mi?

Tabii, içindeki çocuğu sürdüreceksiniz. Birisi size ketçap vermedi diye tepineceksiniz anlamında değil. Demek istediğim, merak ve hayret edebilmek. Mesela “My God, inanılmaz bir şey gördüm bugün!” “Ne?” “Güneş battı!” Bu heyecan işte. Ne olmuş; daha önce de battı; her şey yazılmış, söylenmiş, yaşanmış, Allah Allah. O zaman çocuk suskun oluyor.

Biz çocuklarımızı öyle yetiştiriyoruz belki de…

Türkiye’de çocuklarımızı çok seviyoruz. Gerçekten. Bence bu konuda fazla şikayetçi olmayalım. Özeleştiri çok iyi bir şey, şayet yerindeyse. Alışkanlık haline geldiği zaman, çok da iyi bir şey değil. “Biz adam olmayız abi.” E nereden belli? Bu düşünceden belli. Anlatabiliyor muyum? Adam olmak o kadar zor değil o anlamda. Niyete bağlı.

Baştaki niyet meselesine yeniden dönüyoruz.

Bu bir karardır. Governance diye bir şey var. Bir kurum gerçekten bir gelecek vaadetmek istiyorsa tüm çalışanları, bunu böyle görmeli. Markanın tedavülde kalması için çabalamalı. Başka biri gelip markayı baştan yaratamaz. Önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye’de birkaç tane önemli marka olacak. Ama henüz yok. Böyle bir potansiyel var. Dünya ve Türkiye arasında bir sınır kalmadı. Türkiye bir sera gibi davranıyor; sanki bir seranın içindeyiz, ama bütün pencereler kırık. Biz dünyaya tabiyiz. Benim şoför soruyor bana, “Arjantin batarsa bize ne?” Maalesef bize çok şey. Sadece kendi sınırlarımızın içinde durmaya çalışmakla olmuyor. Bu durumda bizim geleceğimizi de mahalli bazda düşünmek artık geçerli değil.

Kimse “yaratıcı değiliz ve bunun için de büyük markalara imza atamayacağız,” diye düşünmesin.

Ben Türkiye’de istendiği kadar yaratıcılık görüyorum. “Özel bir ırktan dolayı, ya da Anadolu’da oturduğumuz için biz yaratıcı değiliz.” Allah Allah, oysa 250 ayrı medeniyet geldi geçti buradan. Bir kere sırf kültür açısından bile baksan, daha yaratıcı bir yer yok dünya üzerinde. Genç bir memleketiz biz. Patlamak üzereyiz. Bu zaman meselesi. Bu hamasi bir düşünce değil, sadece matematik.

Bilinmeyeni, riskli olan, tehlikeli ve güvencesiz olanı seç. Şubat 8, 2007

Posted by yfyi in Kişisel Gelişim.
add a comment

Birçok korku vardır ancak bunlar temel olarak tek bir korkudan türemiş filizlerdir, dallarıdır, tek bir ağacın dallarıdırlar. Bu ağacın adı ölümdür. Bu korkunun ölümle ilgili olduğunun farkında olmayabilirsin ama her korku ölümle bağlantılıdır.

Korku sadece bir gölgedir. Şayet iflas etme korkun varsa ölüm korkusu pek görünür olmayabilir ama aslında parasız kalarak ölüme karşı korunmasız kalacağından korkmaktasındır. İnsanlar bir güvence aracı olarak para tutar ama herkes ölümden kurtuluşun olmadığını çok iyi bilmektedir. Ama yine de bir şeyler yapmak gerekir. En azından seni meşgul tutar ve kendini meşgul tutmak bir çeşit bilinçsizliktir, bir çeşit uyuşturucudur.

O yüzden, nasıl alkolikler varsa, bir de işkolikler vardır. Kendilerini sürekli bir işle meşgul ederler; iş yapmaktan vazgeçemezler. Tatiller korku verir; sessiz oturamazlar. O sabah üç kere okumuş oldukları gazeteyi tekrar okurlar. Sürekli meşgul olmak isterler çünkü bu sayede ölümle aralarına bir perde çekmiş olurlar. Ama özüne bakıldığı zaman, tek korku sadece ölümdür.
Diğer bütün korkuların sadece birer dal olduğunu anlamak önemlidir çünkü ancak o zaman kök hakkında bir şey yapabilirsin. Eğer temel korku ölümse, seni korkusuz kılacak tek şey içindeki ölümsüz bilincin farkına varacağın bir deneyimdir. Başka hiçbir şey işe yaramaz. Ne para, ne güç, ne prestij. Ölüme karşı tek sigorta sadece derin bir meditasyon olabilir. Çünkü meditasyon sana bedeninin öleceğini, zihninin öleceğini ama senin beden-zihin yapısından öte bir varlık olduğunu gösterecektir. Senin asıl özün, temel yaşam kaynağın senden önce vardı ve senden sonra da varolacak. Birçok biçime girdi, birçok şekilde evrildi. Ama en baştan beri asla yok olmadı; eğer bir başlangıç varsa. Ve sona kadar da asla yok olmayacak; eğer bir son varsa. Çünkü ben başlangıca ya da sona inanmıyorum.

Varoluş başlangıçsızdır ve sonsuzdur. O her zaman vardı ve sen de her zaman vardın. Formlar farklı olabilir; bu hayatta bile formlar hep farklı oldu.
Annenin rahmine ilk düştüğün gün, bu cümlenin sonundaki noktadan bile küçüktün. Sana fotoğrafını gösterseler, kendini tanıyamazsın. Ve sonuçta onun da öncesi var.
İki kişi ne kadar eskiyi hatırlayabildikleri konusunda tartışıyordu. Biri üç yaşlarındaki çocukluğunu hatırlayabiliyordu. Diğeri konuştu: “Bu hiçbir şey. Ben annemle babamın pikniğe gittiğini hatırlıyorum. Pikniğe giderken babamın içindeydim. Geri dönerken de annemin!”
Babanın içinde olduğun zamandaki formunu gösterseler kendini tanıyabilir misin? Sana bir resmini gösterebilirler; çıplak gözle görebilmen için resmi büyütebilirler ama yine de kendini tanıyamazsın. Ama o aynı yaşam formu, tam şu anda içinde varolmakta olan yaşam kaynağı.
Her gün değişiyorsun. Doğduğun gün, sadece bir günlükken de, yine kendini tanıyamazsın. “Aman Tanrım, bu ben miyim?” dersin. Her şey değişiyor; yaşlanacaksın ve gençliğin gidecek. Çocukluğun çok uzun zaman önce kayboldu ve bir gün ölüm de gelecek. Ama sadece form, biçim ölecek; öz değil. Hayatın boyunca değişen hep form oldu.
Formun her an değişiyor. Ve ölüm de değişimden başka bir şey değil. Önemli bir değişim, daha büyük bir değişim, daha hızlı bir değişim. Çocukluktan gençliğe geçerken, çocukluğu ne zaman geride bırakıp, gençliğe adım attığını fark etmiyorsun. Gençlikten yaşlılığa, her şey o kadar ağır değişiyor ki, gençliğin seni hangi tarihte, hangi yılın hangi gününde terk ettiğinin farkına varamıyorsun. Değişim çok ağır ilerliyor.

Ölüm, bir bedenden, bir formdan, başka bir forma kuantum sıçramasıdır. Ama senin sonun anlamına gelmiyor. Sen asla doğmadın ve asla ölmeyeceksin. Sen her zaman varsın. Formlar gelip geçer ve yaşam nehri akmaya devam eder. Bunu yaşamadığın sürece ölüm korkusu seni bırakmaz. Sadece meditasyon, bir tek meditasyon yardımcı olabilir.
Ben söyleyebilirim, bütün kutsal kitaplar yazabilir, ama bunlar bir işe yaramaz;  senin için hala bir kuşku varolabilir. Kim bilir, belki bu insanlar yalan söylüyordur, belki bu insanlar kendilerini kandırmıştır. Ya da bu insanlar başka kitaplar, başka hocalar tarafından kandırılmıştır. Eğer kuşku varsa, korku da her zaman varolacaktır.
Meditasyon seni gerçekle yüz yüze getiriyor.
Hayatın ne olduğunu şahsen bildiğin zaman, ölüm seni hiç rahatsız etmez.
Ötesine geçebilirsin… Bunu yapacak gücün ve hakkın var. Ama bunun için küçük bir çaba harcayıp zihinden zihinsizliğe geçmen gerekiyor.

BİR ÇOCUĞUN DOĞDUĞU ANI, HAYATIN BAŞLANGIÇ ANI OLDUĞUNU SANIRSIN. Bu doğru değil. Yaşlı bir adam öldüğü zaman, hayatının sona erdiğini düşünürsün. Bu doğru değil. Hayat, doğum ve ölümden çok daha büyük bir şeydir. Doğum ve ölüm, hayatın iki ucu değildir; hayat içinde birçok doğum ve ölüm gerçekleşir. Hayatın bir başlangıcı ya da sonu yoktur; hayat ve sonsuzluk aynıdır. Ama sen hayatın ne kadar kolay ölüme dönüşebildiğini anlamıyorsun; bunu kabullenmek bile imkansız.

Ölmekte olan bir insan bir sonraki hayatını tasavvur etmeye başlar. Bu, bilinen bir olgudur çünkü bölüm kapanmadan önce yaşanır. Bazen bir insan son noktadan geri döner. Örneğin boğulur ve bir şekilde son anda kurtarılır. Neredeyse komaya girmiştir; ciğerlerindeki su boşaltılır, suni solunum cihazına bağlanır ve bir şekilde kurtarılır; tam da, bu bölümü kapatmak üzereyken… Bu insanlar çok ilginç bulgular ortaya koymuştur.

Artık kurtulmalarının mümkün olmadığını hissettikleri an, öleceklerini anladıkları an, bütün hayatlarının bir anda gözlerinin önünden geçtiklerini anlatıyorlar. Doğduktan yaşadıkları son ana kadar. Saniyenin onda ya da yüzde biri gibi bir sürede başlarına gelen her şeyi görüyorlar. Hatırladıkları ve hatırlamadıkları; dikkatlerini çekmemiş yada hafızalarında bulunduğunun farkında bile olmadıkları birçok olay. Bu hafıza filmi hızla, bir anda gözlerinin önünden geçiyor… Bunun anlık olması gerekir çünkü adam ölüyor, filmi izlemek için üç saati falan yok.
Sen bütün filmi görsen bile, küçük ve önemsiz detaylarla adamın hayatı arasında bir bağ kuramazsın. Ama her şey bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyor; bu kesin ve çok önemli bir olgu. Bölümü kapatmadan önce bütün deneyimlerini, gerçekleştiremediği arzularını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını, çaresizliklerini, sıkıntılarını, keyiflerini; her şeyini anımsar.
Buda bunu bir kelimeyle tarif eder: Tanha. Kelime anlamı olarak arzu demektir ancak mecazi anlamda bütün arzu hayatı anlamına gelir. Bütün olanlar: hüsranlar, tatminler, hayal kırıklıkları, başarılar, başarısızlıklar; bütün bu şeyler adına arzu diyebileceğin belirli bir alanda gerçekleşmiştir.

Ölmekte olan kişi, bir sonraki sayfayı çevirmeden önce bütün bunları görüp anımsamak zorundadır çünkü bedeni gidiyor. Artık bu zihin onunla olmayacak, bu beyin onunla olmayacak. Ama bu zihnin serbest bıraktığı arzu onun ruhuna yapışacak. Ve bu arzu gelecekteki hayatına karar verecek. Gerçekleştiremediği her şey onun için bir hedef olacak.
Hayatın, doğumundan çok önce, annen hamile kalmadan önce başlıyor. Daha önce, geçmiş hayatının sonunda başlıyor. O son, bu hayatın bir başlangıcı oluyor. Bir bölüm kapanıyor ve bir başkası açılıyor. Şimdi, bu yeni hayatının nasıl olacağının yüzde doksan dokuzu, ölümünün son anına göre belirlendi. Topladıkların, bir tohum gibi yanında ne getirdiğine bağlı olacak. O tohum bir ağaca dönüşecek, meyve verecek, çiçek verecek ya da ne olacaksa olacak. Bunu tohumdan okuyamazsın ama bütün bu bilgiler tohumda bulunur.
Bir gün bilim, tohumdaki bütün programı okumayı başarabilir… Ağacın ne tür dallara sahip olacağını, ne kadar yaşayacağını, başına neler geleceğini öğrenebilir. Çünkü bütün bunlar orada yazıyor; sadece biz okumayı bilmiyoruz. Olacak her şey potansiyel olarak şu anda mevcut.

Ölüm anında ne yaptığın, doğumunun nasıl olacağını belirliyor. Çoğu insan hayata yapışarak ölür. Ölmek istemiyorlar ve  insan neden istemediklerini anlayabiliyor: Sadece ölümle yüz yüze geldikleri zaman aslında hiç yaşamamış olduklarını fark ediyorlar. Hayat sanki bir rüya gibi gelip geçmiş ve ölüm kapıya dayanmıştır. Artık yaşayacak vakit kalmamıştır; ölüm gelmiş ve kapıyı çalıyor. Yaşayacak vakit olduğu zaman bin bir çeşit aptalca şey yapıyordun, yaşamak yerine vaktini harcıyordun.
Kağıt oynayan, satranç oynayan insanlara “Ne yapıyorsunuz?” diye soruyorum, “vakit öldürüyoruz” diyorlar.Çocukluğumdan beri bu “vakit öldürmek” ifadesine karşı oldum. Dedem çok iyi bir satranç oyuncusuydu ve ona sorardım: “Yaşlandın ama hala vakit öldürüyorsun. Aslında zamanın seni öldürdüğünü görmüyor musun? Ama hala vakit öldürüyorum diyorsun. Zamanın ne olduğunu bile bilmiyorsun, nerede olduğunu bilmiyorsun. Onu tut ve bana göster.”
 

Zamanın uçtuğu, geçtiği gibi ifadeler aslında birer teselliden ibaret. Aslında geçip giden sensin. Her an lavabonun deliğinden akıp gidiyorsun. Ve sonra da vaktin geçtiğini düşünüyorsun. Sanki sen kalacaksın ve vakit geçip gidecekmiş gibi. Zaman olduğu yerde duruyor; bir yere gitmiyor. Saatler, aslında akmayan zamanın akışını ölçmek için insanoğlunun yarattığı aletlerdir.
 

Eğer ölüm anında bir yapışma yoksa, hayatını tek bir dakika bile uzatma arzusu yoksa, bilincin açık olarak ölürsün; çünkü doğanın seni bayıltmaya ya da bir komaya zorlamaya ihtiyacı kalmaz. Bilincin açık ölürsün ve bütün geçmişini anımsarsın. Yaptığın her şeyin ne kadar aptalca ve anlamsız olduğunu görürsün.
 

Arzular tatmin edildi… ne kazandın? Arzular tatmin edilmedi ve acı çektin, peki ama tatmin edildikleri zaman ne kazandın? Bu senin her zaman kaybettiğin garip bir oyun, kazanıp kazanmaman hiçbir şey değiştirmiyor.
 

Zevklerin birer hiçti, sadece su üstüne atılan imzalar gibiydi. Acıların ise mermer üzerine kazınmıştı. Ve bütün bu acıları, suya atılacak imzalar için çekmişsin. Hayatın boyunca uğruna çok acı çektiğin bütün o küçük zevkler, şimdi bu yükseklikten, bütün hayat vadisini görebildiğin bu açıdan bakınca birer oyuncağa benziyor. Başarıların da başarısızlıktı. Başarısızlıklar, tabii ki başarısızlıktı; zevkler ise birer acı çekme dürtüsünden başka bir şey değildi.

Yaşadığın bütün mutluluklar, birer rüyadan başka bir şey değildi. Ellerin boş gidiyorsun. Bütün hayatın bir kısırdöngüden ibaret oldu: Aynı çember üzerinde dönüp dönüp durdun. Ve sonuçta hiçbir şeye ulaşamadın çünkü sürekli çember çizersen nereye ulaşabilirsin ki? Çemberin neresinde olursan ol, hep merkezden aynı mesafede uzak olursun.
 

Başarı geldi, başarısızlık geldi; zevk geldi, acı geldi; sıkıntılar yaşadın, mutluluklar yaşadın. Her şey bu çemberin üzerinde oluştu ama varlığının merkezi her zaman her noktadan eşit mesafede oldu. Bunu çemberin üzerindeyken görmek zordu; olayların çok içindeydin, onun bir parçasıydın. Ama şimdi, birden hepsi ellerinin arasından kayınca, boşlukta kaldın.
 

Halil Gibran’ın, Peygamber isimli eserinde yazmış olduğu bir cümle var. Peygamber El Mustafa, tarlada çalışmakta olan insanlara doğru koşmaktadır ve şöyle der: “Gemim geldi, artık gidiyorum. Gitmeden önce bütün olanları ve olmayanları anımsamak için son bir kez bakmaya geldim. Gemiye binmeden önce buradaki hayatımın ne olduğunu görme arzusu hissettim.”
Sana anımsatmak istediğim cümle ise şu: “Okyanusa kavuşacak bir nehir gibiyim. Nehir, okyanusa karışmadan önce bir an için bekler ve geçmiş olduğu bütün o yerleri anımsar: Ormanları, dağları, insanları… Binlerce kilometre uzunluğunda zengin bir hayatı oldu ve şimdi, bir anda sonsuz okyanusun içine karışacak. Tıpkı okyanusa kavuşmadan önce geri dönüp bakan nehir gibi, ben de geri dönüp bakmak istedim.”
Ama bu bakış ancak geçmişe yapışmadığın zaman mümkün olabilir; aksi halde onu kaybetmekten o kadar korkarsın ki, bakmak, gözlemlemek için vaktin olmaz. Ve bu süre sadece anlık bir şeydir. Eğer bir insan tam bilinçle ölürse, geçmiş olduğu bütün arazileri görüp, yaşananların aptallığını fark ederse, bir netlikle bir zekayla, cesaretle doğar… otomatikman. Bu, kendi yaptığı bir şey değildir.
İnsanlar bana soruyor: “Sen çocukken bile akıllı, zeki ve cesurmuşsun; ben şimdi bile o kadar cesur değilim.” Bunun nedeni benim bir önceki hayatımda sizden daha farklı bir şekilde ölmüş olmam. Bu, çok büyük bir fark yaratıyor çünkü nasıl ölürsen, öyle doğuyorsun. Ölüm, bozuk paranın bir yüzü, doğum ise aynı paranın diğer yüzüdür.
Eğer bir tarafta kafa karışıklığı, mutsuzluk, sıkıntı, tutunma, arzu varsa, paranın diğer tarafında keskin zeka, cesaret, netlik ve farkındalık bekleyemezsin. Böyle bir şeyi beklemek çok saçma olur.
O yüzden, benim için basit ama sana açıklaması çok zor. Çünkü ben bu hayatta, en baştan beri cesur ya da keskin zekalı olmak için bir şey yapmadım. Bunu hiçbir zaman keskin zeka ya da cesaret olarak düşünmedim.
Sadece yavaş yavaş insanların ne kadar aptal olduğunu fark etmeye başladım. Önceleri cesur olduğumun farkında değildim; bunu daha sonra anladım. Önceleri herkesin aynı olduğunu düşünüyordum. Zamanla öyle olmadığını idrak ettim.
Büyüdükçe geçmiş hayatımın ve ölümümün farkına vardım. Ne kadar kolay öldüğümü anımsadım; sadece kolay değil, büyük bir hevesle. İlgim daha önce gördüklerim ve bildiklerim yerine, önümde olan bilinmeyene odaklanmıştı. Hiçbir zaman geri bakmadım. Hayat tarzım da hep bu oldu: hiç geri bakmamak. Bunun anlamı yok. Geri dönemeyeceğine göre, vaktini niye harcayacaksın? Ben her zaman ileriye bakıyorum. Ölüm anı geldiği zaman bile ileri bakıyordum… diğer insanlarda varolan frenlerin bende neden olmadığını bu sayede anladım.
O frenler bilinmeyen korkusundan ortaya çıkar. Geçmişe yapışıyorsun ve bilinmeyene adım atmaya korkuyorsun. Bilinen, tanıdık olana yapışıyorsun. Acı veriyor olabilir, çirkin olabilir ama en azından onu biliyorsun. Onunla bir çeşit dostluk geliştirmiş durumdasın.

Çok şaşıracaksın ama bu binlerce insanda gözlemlediğim bir deneyim: Mutsuzlukla belirli bir dostluk ilişkisi geliştirdikleri için bu mutsuzluğa yapışıyorlar. Onunla o kadar uzun zamandır yaşıyor ki, ondan ayrılmak bir boşanmaya benziyor.
Aynı şey evlilik ve boşanma için de geçerlidir. Erkek günde en az on iki kere boşanmayı düşünür; kadın da düşünür, ama bir şekilde birlikte yaşamaya devam ederler çünkü ikisi de bilinmeyenden korkmaktadır. Bu adam kötü, tamam ama diğer adamın nasıl olacağı ne malum? Daha kötü çıkabilir. En azından bu adamın kötülüğüne, sevgisizliğine alışmışsın ve katlanabiliyorsun. Katlandın ve aynı zamanda derin kalınlaştı. Yeni bir adamla, bunu bilemezsin, en baştan başlaman gerekir. O yüzden insanlar bilinene yapışır.
İnsanları ölüm anlarında izle. Onların acısı ölüm değil. Ölümde acı yoktur, hiçbir acı vermez. Aslında çok hoştur; tıpkı derin bir uykuya benzer. Sence derin uyku acı veren bir şey mi? Ama onlar ölümle, derin uykuyla, verdiği zevkle ilgilenmiyor; onları asıl endişelendiren ellerinin arasından kayıp giden bilinenler. Korku tek bir şey anlamına gelir: Bilineni kaybetmek ve bilinmeyene adım atmak.
Cesaret, korkunun tam tersidir.
Her zaman bilineni bırakmaya hazır ol: Hatta bunun için hevesli ol, olgunlaşmasını bile bekleme. Hemen yeni olan bir şeyin üzerine atla; onun yeniliği, tazeliği insanı zaten çeker. O zaman cesaret vardır.

En büyük korku kesinlikle ölüm korkusudur. Cesaretine en büyük darbeyi o vurur.
Sadece tek bir tavsiyede bulunabilirim. Şu anda geçmişteki ölümüne dönemezsin ama bir şey yapmaya başlayabilirsin: Her zaman bilinenden bilinmeyene geçmeye hazır ol, her konuda, her deneyimde.
Bilinmeyen bilinenden daha kötü çıksa bile daha iyidir; konu o değil. Önemli olan senin bilinenden bilinmeyene geçmeye hazır olmandır. Asıl değerli olan budur. Ve yaşadığın her türlü deneyimde bunu yapmaya devam et. Bu, seni ölüme hazırlar çünkü ölüm geldiği zaman birden “ben hayatı bırakıp, ölümü seçiyorum” diye karar veremezsin. Bu kararlar bir anda verilemez.
Adım adım gitmeli, her anı ayrı ayrı yaşayıp hazırlanmalısın. Ve bilinmeyenin güzelliğine alışmaya başladığın zaman içinde yeni bir nitelik ortaya çıkmaya başlar. Her zaman oradaydı, ama daha önce hiç kullanılmamıştı. Ölüm gelmeden önce, bilinenden bilinmeyene doğru adım adım yol almaya devam et. Sakın unutma, yeni her zaman eskiden iyidir.

“Eski olan her şey altın değildir” diye bir söz vardır. Ben şöyle diyorum: Eski olan her şey altın olsa bile, unut gitsin. Yeniyi seç; altın ya da değil, bu önemli değil. Önemli olan şey senin seçimin: Öğrenmeyi seçmen, deneyim yaşamayı seçmen, karanlığa adım atmayı seçmen. Yavaş yavaş cesaretin işlemeye başlayacak. Keskin zeka ise cesaretten ayrı bir şey değildir, neredeyse organik bir bütündür.
Korkunun olduğu yerde korkaklık vardır ve orada zihnin geriliği ve sıradanlığının olması kaçınılmazdır. Onlar hep birliktedir, birbirlerini desteklerler. Cesaretle birlikte keskinlik, zeka, açıklık, önyargısızhk ve öğrenme kapasitesi gelir; hepsi bir arada gelir.
Basit bir egzersizle başla: Sakın unutma, ne zaman karşına bir seçenek çıksa, bilinmeyeni, riskli olan, tehlikeli ve güvencesiz olanı seç. Hiçbir zaman zarara uğramazsın.
Ancak o zaman… ölüm, çok açık bir deneyime dönüşür ve yeni doğumunun özünü gösterebilir. Sadece görmekle kalmaz, belirli bir seçim bile yapabilirsin. Farkındalıkla, belirli bir anne, belirli bir baba seçebilirsin. Normalde bunlar bilinçdışı, tesadüf eseri olur ama farkındalıkla ölen bir adam farkındalıkla doğar.
 

Beni seviyorsun, bana güveniyorsun. O yüzden söylediklerimin doğru olduğuna güvenebilirsin. Ama bir şeyi tekrar  tekrar vurguluyorum: Kendi deneyimine dayalı olmayan herşeyi sadece bir varsayım olarak kabul et. Onu bir inanca dönüştürme. Eğer bazen bir örnek veriyorsam, gerektiği için veriyorum; çünkü insanlar “Çocukluğunda nasıl bu kadar zeki ve cesur olabilmeyi başardın?” diye sordu.
Ben bir şey yapmadım, sadece geçmiş hayatımda ne yapıyorsam onu yapmaya devam ettim.                   
Cesaret sana da gelecek. Sadece basit bir formülle başla: Asla bilinmeyeni kaçırma.
Her zaman bilinmeyeni seç ve kafanın dikine git. Sıkıntı çeksen bile buna değer; her zaman değer. Her zaman daha büyümüş, daha olgun ve daha zeki çıkarsın.

 

osho